Kiss the rain -Yiruma ☆彡

29 Ocak 2018 Pazartesi

MAĞUSA LİMANI ARAP ALİ HİKAYESİ

                               
mağusa limanı ve arap ali ile ilgili görsel sonucu 

                         mağusa LİMANI kıbrıs ile ilgili görsel sonucu

                      

Silahlı süngülü İngiliz askerleri Kıbrıs’ın her köşesini tutmuş durumda.

Arap Ali kendi işinde limandan limana gitmekte, her gittiği limanda meyhanelere uğramaktadır.

Böyle vakitlerden bir geceydi.

Mağusa limanı uyurken, Arap Ali işini bitirmiş, biraz kafa bulmak, biraz keyif yapmak için meyhanelerin birine damlamıştı.

Meyhanede İngiliz askerleri de var.

Ali’nin olduğu yerde kendisine yan gözle bakanın vay haline.

O yan bakışlar bu kez İngiliz askerlerinden gelir.
Ali, sadece Allah’ına sığınır ve İngiliz askerlerini bir güzel pataklar.
Saatler ilerler.

Gecenin bir yarısıdır.

Ali iyice alkol almıştır.

Fakat ölüm kapıda nöbet tutarken, Arap Ali bunun farkında değildir.

Dövdüğü İngiliz askerleri meyhane dışında Ali’ye pusu kurmuş, onu beklemektedirler ellerinde süngüleri ile.

Ali, o kafayla dışarıya çıkar; ayakları bir oyana bir bu yana.

Zaten askerler de sarhoş olmasını beklemiş belli.

Ali’nin hiç aklına gelmediği bir anda İngiliz askerleri üstüne çullanır.

Bunu gören Arap Ali toparlanmaya çalışır, dövüşmeye başlar.

Ama karşısındakiler çok olduğu kadar ellerinde silahları da var.

Aniden bir süngü saplanır sırtına.

Sonra bir daha.

Hızını Alamayan İngiliz sanki dizilmiş.

Bir süngü daha, bir süngü daha...

Yedinci süngü darbesinde yere yığılır genç ejderha.

Sekizinci süngü muhtemelen ölüsüne indirilmiştir.

İngiliz askerleri bununla da yetinmez.

Arabaları ile ölüsünün üstünden geçerler, daha sonra ölüsünü arabanın altına alarak havaalanı yakınlarına götürüp atarlar.

Haber, Arnavut Mahallesi Mescit Sokağına tez ulaşır.

Bir anda kıyamet kopar.

Arap Ali nasıl ölür?

O ölecek adam mı?

Ama ölüme ne çare.

Geride üç çocuğunu ve sevdiği kadını bırakır.

Arap Ali’nin ölümü yürekleri dağlar.

Anası Hatice kadın dayanamaz, az bir zaman sonra ölür.

Arap Mahmut, Önder Ali’nin saçlarını her okşadığında Arap Ali’yi görmüş gibi olur.

O da dayanamaz.

Hatice Kadın’ın arakasından hayata veda eder.

Kara kıtada başlayan bir hayat, Leymosun’un Arnavut mahallesinde son bulur.

Arap Ali’nin ölümü  tüm adada yankılanır.

Onun yiğitliği, fakirden ve haklıdan yana yaptıkları, hovardalığı anlatılır durur hep.

Vücudu İngiliz süngülerinden delik deşik olurken,  yere akan kan, bu ağıt bir direnişin türküsüne dönüşür.

                                         
 Mağusa limanı limandır liman (aman aman)
Beni öldürende yoktur din iman

Uyan Alim uyan
Uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına
Dayanmaz oldun

İskeleden çıktım yan basa basa (aman aman)
Mağusa'ya vardım gan kusa kusa

Uyan Alim uyan
Uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına
Dayanmaz oldun

Ölür oldum hey hey bak neler oldu (aman aman)
Elbiselerim de gan ila doldu
Uyan Alim uyan
Uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına
Dayanmaz oldun

Mağusa Limanı'ndan aldılar beni (aman aman)
Üç mil uzağına attılar beni
Kafir İngiliz'ler vurdular beni

Uyan Alim uyan
Uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına
Dayanmaz oldun.

 ~ Anonim ~                             

28 Ocak 2018 Pazar

ÖZDEMİR ASAF

Özdemir Asaf, (Halit Özdemir Arun) Yalnızlık ve Aşk şiirleriyle tanınan r'leri telaffuz edemeyen naif, değerli şairimizi ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun.
                   ‘' Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.'’
                            
                            özdemir asaf mevhibe ile ilgili görsel sonucu

Özdemir Asaf'ın en sevdiğim şiirini ve hikayesini de paylaşmak isterim. ~LAVİNİA~

Özdemir Asaf'ın sırılsıklam aşık olduğu platonik aşkı Mevhibe Beyat'a yazdığı muhteşem şiirdir aslında Lavinia.

Her biri birbirinden değerli sayısız hikayeyi  de okuyalım.

Lavinia ! Ölüm Çiçeği! Titus'un bahtsız kızı ! Özdemir ASAF'ın biricik platonik aşkı!
Ölüm Çiçeğidir aslında Lavinia.Bir kadın ismi değildir ne şarkıdaki gibi ne şiirdeki gibi. Muhteşem zarif bir çiçektir nam-ı diğer ölüm çiçeğidir.

Bir diğer anlamı da "Hayalimdeki muhteşem sevgili"dir.
Özdemir Asaf, üniversitede öğrenciyken platonik aşkına yazar bu şiiri. Ardından açılan bir yarışmaya gönderir ve kazanır. Bir rivayete göre kazandığı yarışmada şiiri okurken kız da salondadır ama Asaf şiiri okurken salonu terk eder. Kırılan şairimiz kıza duygularını asla açmaz.

Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe’nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden bir keresinde ona “Öldürmekten daha beter anlıyorsun insanı” demişti. Çok keskin gözleri vardı.” Güzelliğini hiç önemsemezdi. Zaten insan sıcaklığı, insanlara anlayarak yaklaşması ve sezgisi, güzelliğinin üstündeydi.”diyor Mevhibe Beyat'ın en yakın dostu Melda Kaptan.

~Lavinia~
Sana gitme demeyeceğim. 
Üşüyorsun ceketimi al. 
Günün en güzel saatleri bunlar. 
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim. 
Gene de sen bilirsin. 
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, 
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim. 
Ama gitme Lavinia. 
Adını gizleyeceğim, 
Sen de bilme Lavinia.




                                                   Feridun Düzağaç bestesi ve yorumu ile...

Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Haldun Taner, Özdemir Asaf'ı şöyle tanımlıyor; "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. nezaket Özdemir'in takısı değil özüydü.

Şairin oğlu Gün Arun anlatıyor: “Bana öyle geliyor ki babam şair olduğu için farklı değildi. Farklı olduğu için öylesine şiirler, epigramlar, yazılar yazmış ve alışılmadık bir baba olmuştu herhalde. Duygusal yerine duygu dolu, düşünceli, anlamlı demek daha doğru olacak. Şimdi geriye baktığımda karmaşık değil; dolu ve zengin bir ruh, düşünceyle beslenen, açık görüşlü, bilge bir adam görüyorum. Tabii ki başarısızlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri de vardı mutlaka.

Kızı Seda Arun anlatıyor devamında;1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama hastalığının tedavisi mümkün değildi. Bunu herkes biliyor ama babam bilmiyordu. Yaşayacağı zaman çok kısaydı ve yapılması gereken her şey yapılmıştı, o nedenle eve götürmemizi söyledi doktor. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bizim duraktan tanıdık bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi. Bu şakasını yıllar önce şiir olarak yazmıştı zaten; “Ölüm Allah’ın emri / trafik olmasaydı”. O gün Bebek’teki evine sağ salim vardı ama zamanı çok kısaydı. 

Röntgenlerin korunduğu sarı kâğıda hastanede yazdığı son şiir isimsizdir.                                                        

Hastanede veya hapishanede

Hayatını yazma!

Sonunu bir merak eden çıkabilir

Hastanede her gece insan

Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir

Hapishanede ise her sabah.

28 Ocak 1981’de 58 yaşındayken İstanbul’da hayata veda etti. Mezarı Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır.


24 Ocak 2018 Çarşamba

UĞUR MUMCU

Cumhuriyeti,  özgürlüğü ve hukukun üstünlüğünü savunan cesur ve aydın gazeteci Uğur Mumcu'yu 25. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Mekanı cennet olsun. Uğur'lar olsun...
                                            uğur mumcu sözleri ile ilgili görsel sonucu
                                               

"Ben Atatürkçüyüm.... Ben, Cumhuriyetçiyim... Ben lâikim... Ben antiemperyalistim... Ben tam bağımsız Türkiye'den yanayım... Ben insan hakları savunucusuyum... Ben, terörün karşısındayım... Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır.

"Gerçekte vicdan özgürlüğü, gerçekte demokrasi laik toplumda meydana gelir. Çünkü anti-laik toplumda dince kutsal sayılan kavramlar, siyasal amaçlar için her gün sömürülür. ya da Türkiye'de olduğu gibi Arap sermayesi tarafından Türkiye'de kurulan banka sistemlerinde olduğu gibi mali çıkarlar açısından sömürülür. Bu bir sömürüdür. Mustafa Kemal de dinin gerçek yerine oturtulması, Allah ile kul arasında bir kutsal duygu olarak korunması amacıyla laikliği getirmiştir. İngiliz emperyalizminin, Arap kapitülasyonunun aracı olmaması ve siyasi sömürü aracı olmaması için. "

"Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi."


Uğur Mumcu, suikastten 3 ay önce eşi Güldal Mumcu'ya "Rüya gördüm Güldal. Korkunç bir patlama oluyor, patlama sonunda da bacaklarım yok oluyor. Bedenimin bu halini yukarıdan seyrettim" demiş.

Yazılarında ülkedeki düzenin bozukluklarını araştırıp sorgulayan Uğur Mumcu, Atatürk ilkeleri, lâik, demokrat bir Türkiye'nin yılmaz savunucusu iken, 24 Ocak 1993'te suikaste kurban gitti.

Mumcu evinin önünde, park halindeki arabasına konulan C-4 tipi bombayla öldürüldü.Suikast  ise profesyoneldi.

Şair Ali Çınar'ın yazdığı ve Selda Bağcan tarafından yorumlanan Uğur Mumcu'ya yakılan ağıt şu mısralardan oluşmaktadır:

Bir pazar sabahıydı
Ankara kar altında
Zemheri ayazıydı
Yaz güneşi koynunda                                       

Ucuz can pazarıydı
Kalemim düştü kana
Zalimler pusudaydı
Bedenim paramparça

Uğur'lar olsun Uğur'lar olsun
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun
Bir keskin kalem bir kırık gözlük
Yürekli yiğitlere hatıran olsun

Çevirdim anahtarı
Apansız bir ölüme
Şarapnel parçaları
Saplandı ciğerime

Ucuz can pazarıydı
Kan doldu gözlerime

İsimsiz korkuları
Katmadım yüreğime
Bembeyaz doğruları
Yaşadım ölümüne

Uğur'lar olsun Uğur'lar olsun
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun
Bir keskin kalem bir kırık gözlük
Yürekli yiğitlere hatıran olsun.







15 Ocak 2018 Pazartesi

NAZIM HİKMET RAN

Türk edebiyatının değerli isimleri arasında yer alan hem siyasi görüşü hem de eserleriyle tarihe damgasını vuran, mavi gözlü dev adam Nazım Hikmet Ran, aslında 20 Kasım 1901’de Selanik’te dünyaya gelmiş fakat doğum tarihi nüfusa 15 Ocak 1902 olarak kayıt ettirilmiş değerli, önemli ve unutulmaz bir şairimizdir. Doğumgünü münasebetiyle saygı, sevgi ve hürmetle anıyorum Nazım Hikmet Ran'ı. Ruhu şad olsun.

Nazım Hikmet'i öncelikle memleket ve aşk şiirleri ile biliyor olsak da şiir dışında roman, oyun ve anılar da kaleme almıştır. Kendisi "romantik devrimci" olarak tanımlanmaktadırl. 

Nazım Hikmet yaşadığı dönemde yazdıkları ile büyük ses getirmiş pek çok şiiri bestelenmiş, şarkı haline getirilmiş ilerleyen süreçte ise siyasi içerikli bazı yazıları ve siyasi görüşleri sebebi ile birçok kez tutuklanarak sürgüne gönderilmiş, ne yazık ki hayatının büyük bir kısmını parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalmış, yurt dışına kaçmış, vatandaşlıktan çıkarılmış ve son yolculuğuna da yurt dışında uğurlanmıştır. 

S. Perse, bir Fransız şair şöyle demiş: “Ozan; insanın görünmez yüzü. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türk şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması. 

Memleketim, memleketim, memleketim,
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
infaktında yüreğimin,
Alnımın çizgilerindesin memleketim,
Memleketim,
Memleketim...
CEVİZ AĞACI
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, 
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, 
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. 
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, 
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. 
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. 
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. 
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. 
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. 
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. 

Veee, dinlerken kendimden geçtiğim, en sevdiğim şiirini de paylaşmak isterim Nazım Hikmet'in. Oyyy, oyyy hep diyorum ama heppp...işte beni bu muhteşem dizeler, bu şiirler mahvetti! ahh ahhhh...Volkan Konak'ın muhteşem yorumu ile dinleyelim.



Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin. 
Yorulmuşsundur
Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını, 
Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.

Susamışsındır 
Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim. 
Acıkmışsındır 
Sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam

Memleket gibi esir ve yoksuldur odam. 
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin! 
Ayağını bastın odama 
Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.

Güldün 
Güller açıldı penceremin demirlerinde. 
Ağladın
Avuçlarıma döküldü inciler

Gönlüm gibi zengin 
Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.

~Nazım Hikmet Ran~

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte.
Yani yürekte...

Mesela bir barikatta dövüşerek,
Mesela kuzey kutbunu keşfe giderken,
Mesela denerken damarlarında bi serumu;
Ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin,
Ama o bunun farkında değil.
Ayrılmak istemezsin dünyadan.
Ama o senden ayrılacak...
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi;
Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden...

Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da...
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...

BÜTÜN İŞ YÜREKTE, YÜREKTE...

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gökyüzü, bulut, açık hava ve yazı


14 Ocak 2018 Pazar

ZÜBEYDE HANIM


                                       

Ulu Önderimiz, Baş Kumandanımız Mustafa Kemal ATATÜRK 'ün annesi Zübeyde Hanım'ın ölümünün 95.yıl dönümüdür bugün. Kendisi Ankara'ya yerleştikten bir süre sonra bu şehrin sert iklim koşullarının sağlığını olumsuz etkilemesinden dolayı tedavi amacıyla geldiği şehrimiz İzmir'de 14 Ocak 1923’de vefat etmiştir. Güzel İzmir'imin aşık olduğum semti  Karşıyaka ve hatta mahallemde bulunan Zübeyde Annemizin anıt mezarı özellikle biz Karşıyaka'lılar için paha biçilmez bir gurur kaynağıdır. Canım ATAM, bizlere bıraktığın emanetini tüm sevgimiz ve dualarımızla koruyor ve sayıyoruz. Ruhlarınız şad, mekanınız cennet olsun. Nurlar içinde uyuyun...

Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf, beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin bağrınızda, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir’i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan annemin mezarını gördüm! 1925 (Atatürk’ün S.D.II,)

Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu. Orta Anadolu'dan göç ederek, Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Selanik'te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve Ömer'i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa'nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey'le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.

Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik'ten göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti. Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da yeni Cumhuriyetin kurucusu olarak gördü. 14 Ocak 1923'te tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti.

~ZÜBEYDE HANIM KABRİ VE PARKI ~

Ulu önder M. Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın kabri Karşıyaka  Zübeyde Hanım Caddesi üzerindeki bir parkta yer almaktadır. Kabir, Ferik Osman Paşa Camii avlusu içindedir. Mezarın mevcut şekli bizzat Atatürk tarafından belirlenmiştir. Mezar anıt şeklinde olup, 1940 yılında İzmir Belediyesi tarafından yaptırılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın kabrinin bulunduğu
park birinci derece sit kapsamında olması nedeniyle gerekli yerlerden izinler alındıktan sonra bitki örtüsü, aydınlatma, kabir etrafının genişletilmesi, resmi tören yerinin yeniden şekillenmesi, çocuk parkındaki ünitelerin yenilenmesi, kabrin yakınında bulunan camiye ait tuvaletlerin kaldırılarak çalışmalar tamamlanmıştır. Parka ailelerin daha çok gelmesini sağlamak için havuz üzerine çay bahçesi de gerçekleştirilmiştir. Parkta 24 saat güvenlik bulunmaktadır.






9 Ocak 2018 Salı

Cemal Süreya

Ünlü şairimiz Cemal Süreya'yı 28. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun. Mekanı cennet olsun.

Cemal Süreya, bir şairden öte aynı zamanda çok okuyan bir aydındır. Kendi yaşamını da ele alarak edebi anlamda sayısız sözcüğü  kendi filtresinden geçirerek edebiyat dünyasının gündemini oluşturmuştur. Yalnızca şiirleri değildir elbette, düz yazıları ile de farkındalığını koymuştur. Şiirlerinde ise oldukça cesur satırları ile "erotizm kokusu"nu hissettiren bir ADAM diye ekleme yapmak istiyorum kendimce.

Cemal Süreya'yı uzun uzadıya anlatmak yerine yıllar önce TRT'de yapmış olduğu programdan bir kesit paylaşmak istedim sizlere. Şairimizin kendi anlatımlarıyla hayat hikayesini dinleyelim...


Cemal Süreya’nın, aşka, sevgiye, cinselliğe dair en güzel cümleleri şiir olup akıyordu sevgiliye... Peki kime? Elbette bilindiği üzere en büyük aşkı ve "SAHİP OLUNAMAZ KADIN" (ne muhteşem bir tanım ama!) olarak tanımladığı  değerli öykü yazarımız Tomris Uyar’a. “SOLUĞUNDAN ÖPMEK”  diyor dizelerinde şairimiz. Nefesini nefesine eşlik edecek kadar tutkuyla sevebilmek, soluğu soluğuna karışacak kadar arzulu olmak ve belki de "öpmek" eyleminin bu kadar  özel ve içsel  bir başka anlatımı da olabilir miydi bilemiyorum ama her bir dizesi beni benden ediyor...

cemal süreya tomris uyar ile ilgili görsel sonucu
 Aşk kadınına ithafen yazdığı “Sayım"  şiiri  öylesine derin ve etkileciymiş ki  Sezen Aksu bile bestesini yapabilmek için 25 yıl düşündüğünü söylemiş, daha ne olsun ki!

Ay ışığında oturuyorduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm, yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni...


                                                          Yorum: Hakan Gerçek


Söz: Cemal Süreya
Beste: Sezen Aksu
Düzenleme: Mithat Can Özer

4 Aralık 2017 Pazartesi

4 Aralık Dünya Madenciler Günü

                             Kara elmas uğruna
                             Heba oldu canlar
                             Ekmeğini taştan çıkaran
                             Emekçi, emeği çalınan
                             Kara gözlü ADAM'lar...
                             Ardında onlarca yetim
                             Onlarca gözü yaşlı
                             Analar bırakan
                             Karalar bağlayan
                             Kadınları yadigar...

dizeleri dökülürken yüreğimden...

Maden faciasında hayatlarını kaybeden tüm emekçi kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.Allah geride bıraktıkları tüm yakınlarına sabır versin."Ekmeğini taştan çıkarmak"deyimi tam anlamıyla yansıtmıştır madencileri. ~Emire Nişli~
                        
4 Aralık Dünya Madenciler Günü, tüm dünya ülkelerinde kutlanan özel ve anlamlı bir gün. Aziz Barbara'nın anıldığı gün olan 4 Aralık tarihi, Aziz Barbara'nın temsil ettiği özellikler sebebiyle demirciler, silahtarlar ve ordu mühendisleri için de önemli bir gün. Aziz Barbara'nın şimşek, patlama ve matematikle harmanlanmış hikayesi, madencilik gibi iş kollarında çalışanlara ilham kaynağı olmuştur. Bugün özellikle Avrupa'da pek çok madende Barbara'ya ayrılmış bir köşe vardır.
Hristiyan madenciler zor şartlar altında çalıştıkları tünellerin içerisinde Barbara'nın kutsamasını diler ve onun ruhu için dua ederler. Ülkemizde Aziz Barbara anılmıyor ama tüm dünya madencileriyle birlikte madencilerimiz de bu anlamlı günde hatırlanmayı hak ediyorlar. Belki de tüm madencilerden daha çok onların anılması gerekiyor çünkü madencilerimizin özellikle son yıllarda yaşadıkları trajediler, milyonların yüreklerini dağlıyor. İşte ülkemizin 4 Aralık Dünya Madenciler Günü'ndeki hali;
1. Çok şükür zengin memleketiz
Türkiye'nin en gelişmiş sanayi kollarından biri madencilik. Henüz yer altı kaynaklarının tamamı belirlenmemiş olup, kanunlarımıza göre; Madenler Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir. Madenler, devlet ya da üretilen madenden devlet hakkı ödenerek özel veya tüzel kişiler tarafından işletilebilir. Türkiye yer altı kaynakları olarak özellikle; Bakır, Bor, Boksit, Demir, Krom, Kükürt, Manganez, Cıva, Tuz, Taş Kömürü, Linyit, Asbest, Mermer madenlerine ev sahipliği yapar. Bunlar arasında Bor özellikle gelecek çağlarda tüm dünyanın ihtiyaç duyacağı bir kaynak olarak gösterilmekte.
2. Rezervlerin durumu
Dünyadaki ham madde rezervlerinin %2.5'i Türkiye'de bulunuyor. Uğruna ihmaller ve kazalar yüzünden nice canlar verdiğimiz kömürün ise dünyadaki toplam rezervinin ancak %1'i ülkemizden çıkartılıyor. Dünyada çok zor bulunan Bor minerallerinin %72'si ise Türkiye'de bulunmakta. Dünyada toplam 90 türde maden işletmeciliği yapılıyor. Bu madenlerin 13 tanesini ekonomik ve kaynak yokluğu sebebiyle çıkartamıyoruz. 22 tanesi için ise rezervimiz yeterli ve faaliyet var. 28 tanesinde kısmen yeterli rezervimiz var ve çalışmalar sürüyor. 27 maden türü için ise yeterli rezervi sağlayamıyoruz.
3. Türkiye'nin canını yakan maden: Kömür
Dünya genelinde birinci jeolojik zamanda oluşmuş organik tortul kayaçlardan oluşan kömür kaynakları ülkemizde genelde üçüncü jeolojik zamanda oluşan kalıntılardan oluşur. Zenginlik ve kalite bakımından dünya standartlarının biraz gerisinde rezervlere sahip olmamız anlamında gelen bu duruma rağmen ülkemizdeki enerji kaynağının büyük bir çoğunluğunu kömür yatakları teşkil eder. Taş Kömürü ve Linyit ülkemizde en çok çıkartılan kömür türleridir ve özellikle Zonguldak, Amasra, Ereğli, Elbistan, Tavşanlı, Soma, Aşkale, Yozgat gibi hemen hemen her bölgeden temin edilebilir.
4. Madenciler
Ülkemizde toplam 13.418 aktif maden ocağı var. Bu ocakları çeşitli işletmeler belirli zaman aralıklarında rotasyonla işletiyorlar. Misal tespit edilen son rakamlara göre sadece kömür ve linyit rezervleriyle ilgilenen 740 civarında farklı işletme sahalarda çalışmalarını sürdürüyor. Sadece kömür ve linyit madenlerinde 50.000'e yakın kayıtlı işçi çalışıyor! Toplamda ise 190.000 civarında madenci, aktif olarak maden yataklarında kazma kürek sallıyor. Bu toplam madenci sayısının ise sadece 38.000 tanesi sendikalara kayıtlı. Taş ocaklarında 58.000 madenci çalışırken. Petrol ve Doğalgaz yataklarında sadece 4.000 işçi alın teri döküyor. İşçilerin 40.000 kişiden fazla bir çoğunluğunun ise maalesef sigortası bile yok!
5. Yaşam Odaları

190.000 işçiden bahsettiğimiz zaman bir durup düşünmek lazım. Bu kadar insanın maddi ve manevi haklarını ne kadar koruyabiliyoruz? 190.000 kişinin her birinin 4 kişilik ailesi olsa 760.000 vatandaşımızın hayatını etkileyen bir iş kolu karşımızda duruyor. Madenler için son dönemde sıkça dillendirilen yaşam odaları, güvenlik için büyük önem taşıyor. 2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'de sadece bakır ve altın madenlerinde toplamda sadece 4 yaşam odası olan maden bulunuyordu! Yani geri kalan 13.414 madende herhangi bir kaza anında işçilerin kaçıp canlarını kurtaracakları bir yer bulunmuyor! En düşük ihtimalle 760.000 vatandaşın hayatını birebir etkileyecek bir duruma karşı gösterilen ilgi neredeyse yok desek yeridir. Bir bakıma işçilerimizin hayatı için çok büyük önem taşıyan yaşam odalarını madenlerde bulundurmayarak, insanların hayatıyla ülke olarak kumar oynuyoruz.
6. Kazalar
İnsanların hayatıyla oynadığımız kumarın karşılığında da yıllardır ağır bedeller ödüyoruz. Sadece son 30 yıla bakacak olursak; 1983 yılında Armutçuk'ta 103 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasından, daha geçtiğimiz aylarda Ermenek'te 18 işçinin kayatını kaybettiği kazaya kadar toplamda resmi rakamlara göre; 894 işçimiz kazalarda hayatını kaybetmiştir. Özellikle 2003 sonrasında yoğunlaşan kazalar arasında en üzücü sonuçlara yol açan, resmi rakamlara göre 301 işçimizin yaşamını yitirdiği 2014 Soma faciasıdır.
7. Çözüm
Dünyadaki diğer ülkelerde son 30 yıl içerisindeki en büyük 3 maden faciasında toplamda sadece 58 işçi yaşamını yitirdi. Yani bir anlamda dünyadaki maden kazalarında ölen insanların oranındaki liderlik açık ara farkla ülkemize ait! Kurtarma konusunda da son derece başarısız olan ülkemizde maden kazalarında mahsur kalan işçilerin hemen hemen hepsi maalesef yaşamını yitiriyor. Bir örnek vermek gerekirse 2010'da Şili'de maden yatağında mahsur kalan 33 işçinin tamamı sığındıkları yaşam odaları sayesinde 69 gün sonra sağ olarak kurtarılırken, ülkemizde en son gerçekleşen Ermenek faciasında 1 aya yakın bir sürede ancak işçilerimizin cenazelerine ulaşabildik! Çözüm maden ocaklarını kapatmak mı? Asla değil, çözüm daha fazla kazanmak için 'masraf' olarak görülen güvenlik koşullarının ihmal edilmesinin önüne geçmek. Şimdi kara kış kapıda, pek çok ev kömürle ısınacak, pek çok insanımız kömürün verdiği ısıyla kışı atlatabilecek. Peki kömürün sıcağını hissederken kaçımız yok yere giden hayatları aklından geçirecek? Bugün 4 Aralık Dünya Madenciler Günü, onları anmakla yetinmeyin yaşam odalarının arttırılması için sesinizi yükseltin.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Mevlid Kandili

Bugünün hürmetine kandilimizi kutluyor,
                  kalbimizdeki, benliğimizdeki tüm dileklerimizin kabul olmasını diliyorum.                                      
mevlit kandili mesajları kısa ile ilgili görsel sonucu
                                                                                                                            

Mevlid


Mevlîd, özel günlerde (sünnet töreni, hac dönüşü, asker uğurlama, bir ölümün 40. günü gibi) ve kutsal gecelerde, Son peygamber Muhammed'in doğumunu anlatan edebî metinlerin makam ve usûl ile okunmasıdır. Türkçeye Arapça'dan girmiş olan kelime, "Peygamberin doğum günü" anlamında da kullanılır. Halk arasında mevlit, mevlüd, mevlütolarak da söylenmektedir.
Edebî bir terim olarak „Mevlîd“, peygamberin doğumunu, hayatından kısa pasajları, mucizelerini anlatan mesnevi tarzındaki metinlerin tümüne verilen isim olmakla beraber, İslâm edebiyâtında bir edebî türdür. Günümüzde Türkiye'de bu türün en tanınan örneği, Süleyman Çelebi‘nin 15. yüzyıl tarihli "Vesîletü'n Necât" (Kurtuluş Vesilesi) ismini taşıyan manzum, Türkçe eseridir. Bu nedenle "mevlîd" kelimesi ile kastedilen çoğunlukla Süleyman Çelebi'nin söz konusu eseridir. Türkçede olduğu gibi Arapça, Kürtçe, Arnavutça gibi birçok dilde de mevlidler yazılmıştır. Türkçe mevlid geleneğinde olduğu gibi özel günlerde ve kutsal gecelerde okunduğu gibi, diğer zamanlarda da isteyenler tarafından okunmaktadır.
İslam peygamberi Muhammed'in doğum günü 12 Rebiülevvel'dir. İslam dünyası her yıl bu günü Mevlid Kandili olarak kutlar. Mevlid günlerinde oruç tutulması, geceleri ilâhiler, kasîdeler ve Mevlîd-i Şerif okunması, dua ve sohbet edilmesi, Kur’an-ı Kerîm okunması gibi ibadetler ile kutlama yaygındır.

Mevlid kutlaması, Osmanlı'da 1588'de, resmi bir devlet protokolü haline getirildi. Sarayın önceleri Ayasofya Camisi'nde, daha sonra Sultanahmet Camisi'nde düzenlediği törenlere devletin ileri gelenleri ile birlikte halk da katılırdı. Sultan Abdülaziz döneminde OrtaköyI. Abdülhamid devrinde Yıldız Camii'nde tören düzenlenirdi.
Kandil olarak nitelendirilen önemli dinî gün ve gecelerin dışında, çocukların 40'ı çıkınca, bir Müslümanın vefâtının 40’ıncı gününde, adak ve nikâh törenlerinde, hacıların dönüşünde, sünnet merasiminde, asker uğurlama gibi vesilelerle mevlid okunması özellikle Anadolu’da gelenekselleşmiştir

25 Kasım 2017 Cumartesi

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü


                                            Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve yakın çekim

Güzel ülkemizde, üzülerek, canı acıyarak bir kadın gözüyle toplumumuzu irdeleyerek kaleme dökmeye çalıştığım özel yazım...

Yine günlerden acı bir 25 KASIM...KADINA ŞİDDET!

25 Kasım 1960 Dominik Cumhuriyetinde, Trojillo Diktatörlüğü’ne karşı direnişi sergileyen Mirabel Kardeşlerin, cezaevinde bulunan eşlerini ziyaret ettikten sonra tecavüz edilerek öldürülmelerinin tarihidir.

Bu olayın ardından tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlenmiş, 1981 yılında da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan 1.Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kongresi’nde Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım“ Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar Arası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir. Bu kararı benimseyen Birleşmiş Milletlerin 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “kadına yönelik şiddete karşı uluslararası dayanışma günü” olarak anılmaktadır.

Kadınlar bugüne özel değil, her dönem için çok değerli ve önemli varlıklardır.  Nedir kadın? Kadın...tendir, dokudur, kokudur, aşktır, ruhtur, dişidir, anadır, eştir, yardır, yoldaştır yaşamayı ve yaşatmasını bilene. Başka bir deyimle "hayattır kadın". Hayatın ve yaşamın anlamıdır belki de...

Güçlü bir toplum yaratıp bu toplum içerisinde yaşamak istiyorsak; kadını ve erkeği eşit tutmalıyız. Kadını ikinci plana atarak, onu değersizleştirerek, toplumdan sıyırarak değil, başarılarını takdir ederek, istihdam sağlayarak toplumun içinde bir birey olarak var etmeliyiz. Ayrıca kadınlar korunmaya muhtaç varlıklar değillerdir. Erkeklerin bu kavramı algılamaları gerekir. Kadınlar kendilerini ifade edebilir, koruyabilirler.

Erkek egemen bir toplumda yaşıyor olmak ve bunun dezavantajlarını yaşamak çok zordur biz kadınlar için. Hem de çooook...

Yeri geldiğinde en kutsal varlık olan "ana" olmak fakat en çok da psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmak ne acıdır oysa...

Son yıllarda gözlemlediğim "acı" durum şudur bir kadın gözüyle; kimi kadın sokak ortasında öldürülür, kimi eşinin zulmünden boşanmak isterken öldürülür, kimi töre cinayetine kurban edilir, kimi iş yerinde tacize uğrar, kimi okulda tacize uğrar, kimi platonik aşka karşılık vermediği için kaçırılır, dövülür, öldürülür...

20 yıllık evlilik yaşamının son 13 yılını kocasından boşanabilmek uğruna mücadeleyle geçiren, kendini dişiliğinden, kadınlığından soyutlayan, namusuyla dimdik ayakta kalıp zavallı eş denilen bir erkeğin beylik silahının soğuk namlusunu boğazının derinliklerinde hisseden ve yine de zulümden kurtulmak uğruna davasından asla vazgeçmeyip tüm gücüyle yeniden, yeniden direnen, ölümü es geçen güçlü kadınlar var bu memlekette. Şiddet sadece fiziksel midir? Değildir, değildir. Psikolojik şiddet çok daha ağır izler bırakır bir kadının yüreğinde. Neden mi? Teni değil de yüreği çok acır çünkü.

Sanırım yazmaya devam etsem kelimeler kifayetsiz kalır bunca acıya, acı yüklü yaşanmışlıklara. Kim diyebilir ki yazdıkların abartı, gerçek dışı, kim?... Her gün ama her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine manşet olan vahim acıları nasıl görmezden gelebiliriz nasıl? Şu an bile yazılar kalemimden dökülürken kim bilir kaç kadın can cekişiyor yurdumun bir yerinde.

Türk kadını cefakardır, vefakardır, hayatının özünde vardır emek. Evine emek verir, çocuğuna emek verir, kocasına emek verir, tarlada çalışır, iş hayatında çalışır emekçi olur yaşamı boyunca. Tek istediği belki de emeklerinin karşılığını sevgiyle, değerle ve hakkıyla alabilmektir ömrü boyunca. Yeri geldiğinde hakkını savunabilmektir.

Zordur kadın olmak zor...

Kadının kalbi kırılır, inancı kırılır, güveni kırılır...  Kırılgandır çünkü kadın hassastır, naiftir, narindir.

Tüm yaşadıklarına, tüm acısına rağmen kim bilir ne fırtınalar kopmuştur yüreğinde, benliğinde ama yine de içindeki sızısını, yarasını sessizliğine sarıp sarmalamıştır kimse bilmesin daha çok canı acımasın diye.

Kadınlığından soyutlamıştır kendini. Hayata yenilmek yerine göz yaşlarıyla da olsa kendince mücadele etmiştir bir şekilde. Eğer ki ağlıyorsa kadın güçlüdür, eğer süzülüyorsa yanaklarından iki damla yaş kadın güçlüdür. Güçlü görünmek belki de koruma kalkanıdır kendince korunduğu.

Geçen yıl "Dünya Kadınlar Günü" yazıma bir göz attım.Yazık ki tüm olumsuzlukların ve acıların kat be kat arttığını bir kez daha gördüm bunca cinayet, taciz ve tecavüz vakalarının yaşandığı ülkemizde.

Bir kadına cinsiyeti sırf "kadın"olduğu için yöneltilen cinsel, fiziksel veya psikolojik şiddet ne yazık ki acıların en büyüğüdür.

Türk Ceza Kanunu'ndaki hukuksal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesini ve bu konudaki cezaların en ağır şekilde uygulanmasını talep ediyorum ki vahşi insanlara caydırıcı bir uygulama olsun! Her ne kadar "mucize" beklemekle eş değerse belki de bu temenniler.

ŞİDDETİN TÜMÜNE HAYIR!!!



Ben küçücük bir yürektim
Büyürken kendime hayaller edindim
Sevmek sevilmek çocuk isterdim
Ben de bir ana kuzusuydum
Heyhat
Hayat boğazımda düğüm oldu
Tokat mıydı kurşun muydu
Tenimden çok yüreğim acıdı
Hayallerim bensiz kaldı...

Söz ~Selcen Gür~

23 Kasım 2017 Perşembe

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ

                          
Baş öğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ü  sevgi ve saygıyla anıyor, sonsuz teşekkürler ediyorum.

Ulu önder, baş öğretmen Mustafa Kemal Atatürk,Türk öğretmenine çok değer vermiş onurlandırmıştır. Tüm öğretmenler onu Başöğretmen olarak tanırlar.

Atatürk devrimlerinin önde gelenlerinden birisi harf devrimidir. Yeni Türk harflerinin sağladığı kolaylıkla öğretmenlerimiz Türk ulusunun hızla okur yazar olmasını sağlamışlardır. Atatürk; "Bir ulus ki yüzde doksanı okuma yazma bilmez bundan insan olanların utanması lazımdır" diyerek okuma yazma seferberliği başlatmıştır. Cumhuriyet devrinde en küçük yerleşim yerlerine kadar okul ve öğretmen sağlanmıştır. Bu çalışmalar çağdaş bir Türkiye doğmasına yurdumuzun güçlenmesine yardımcı olmuştur.

Kutsal bir meslektir, görevdir öğretmenlik. Öğretmen; ışıktır geleceğe, geleceğin gençlerine.

Sabır, sevgi ve anlayış bütünlüğüdür öğretmenlik. Karşılıksız özveridir, fedakarlıktır o minicik, yoğrulmamış yüreklere.

Geleceğin gençlerini yetiştiren değerli öğretmenlerimizin bu özel ve güzel gününü kutluyorum.

Aydın öğretmenlerimizin varlığı sayesinde biliyorum ki aklı selim, soran sorgulayan, duruşu ve hayat görüşü, çizgisi, ufku geniş öğrenciler, gençler Cumhuriyet'in ilelebet bekçileri olacaklardır.

 ~Mustafa Kemal Atatürk'ün Öğretmenler İle İlgili Sözleri~

• Yeni kuşak, en büyük Cumhuriyetçilik dersini bu günkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır.(1924)

• Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.(1924)

• Öğretmenler; Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcilerini, sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır.(1924)

• Öğretmenler! Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin pratik olması mühimdir. Memleket evlâdı, her öğrenim aşamasında ekonomik hayatta verimli, etkili ve başarılı olacak surette donatılmalıdır.(1924)

• Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister.(1924)

• Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır.

• Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet henüz millet namını almak yeteneğini elde edememiştir. Ona basit bir kütle denir, millet denmez.(1925)

• Öğretmenler her fırsattan istifade ederek halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır.(1927)


Sen ve ben ikimiz gidelim gel desen
Çok uzak küçücük orası masmavi bir gezegen.
Gündüz güneş sımsıcak gecemize
Ay varmış gökyüzü ışıl ışıl
Onun adı dünya.
Kuşlar uçarmış tüm çiçekler açarmış
Çocuklar hep oynarmış dünyada.
Aslında içinde yaşadığımız dünya
Ne uzak ne küçük çok yakın Çok büyük bir dünya Aslında önemli olan fark etmek Değerini bilmek korumak Ona çok çok iyi bakmak Dünyamız bir tane Bir eşi yok bu evrende Sonsuzlukta parlayan bir hazine. Söz ve Müzik : Yavuz Durak

Dilerim hayallerin gerçek olur küçüğüm...
Dilerim büyüdüğünde hayallerindeki gibi müzik öğretmeni olur sen de  tüm sevgisiyle sizi donatan bu güzel öğretmenin gibi masmavi umutlara yol alırsın. Canım benim, masum meleğim.

9 Kasım 2017 Perşembe

10 KASIM MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" sözünden de anlaşıldığı üzere Mustafa Kemal Atatürk bizlere Cumhuriyeti emanet etmiştir.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da ölüm yıldönümünde ATA'mızı saygıyla, sevgiyle ve minnetle anıyor, Allah'tan rahmet diliyorum.
                                     Mustafa Kemal'ler ölmez rahat uyu ATAM
                                          Mekanın cennet olsun canım ATAM...

Kasım ‘da  Aşk başkadır…
Çünkü bize ölümsüz bir aşkı hatırlatır…
 ~10 Kasım 193∞~ 
kasımda aşk başkadır atatürk ile ilgili görsel sonucu

Atatürk’ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. Kendisine 1938 yılı başlarında siroz teşhisi konuldu. Avrupa’dan doktorlar getirildi. Türk ve yabancı doktorların tedavileri sonuç vermedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 09:05 de İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda öldü. Cenazesi büyük bir törenle Ankara’ya uğurlandı ve Atatürk 21 Kasım 1938 günü Ankara’da yapılan büyük bir törenle Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu. Bundan 15 yıl sonra da 10 Kasım 1953'te kendisi için yaptırılan Anıtkabir’deki ebedi istirahatgahında toprağa verildi. Vasiyetinde varlığını Cumhuriyet Halk Fırkası’na, Türk Tarih Kurumu’na ve Türk Dil Kurumu’na bıraktı.









MUSTAFA KEMAL'İ DÜŞÜNÜYORUM
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri,
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri...
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyorlar zaferden zafere...

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Ölmemiş bir Kasım sabahı!
Yine bizimle beraber her yerde.
Yaşıyor dört köşesinde vatanın
Yaşıyor damar damar yüreklerde.

Mustafa Kemal'i düşünüyorum:
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Mavi gözleri ışıl ışıl görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Elllerinden öpüyorum.
            


 ~Ümit Yaşar OĞUZCAN~

                     İlgili resim

29 Ekim 2017 Pazar

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI

 Cumhuriyetimizin 94.yılı kutlu olsun.                                                                                                 Cumhuriyet yönetiminde egemenlik kayıtsız,şartsız milletindir.Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün de belirttiği gibi ;Türk ulusunun yaradılışına ve yaşantısına en uygun olan yönetim şekli Cumhuriyet'tir. Ne mutlu ki CUMHURİYET kadınıyım!Bizler, ATATÜRK'ün bekçileriyiz. Yetiştirdiğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz de bu yolda, bu zihniyette ilerleyerek Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek yaşatacaklardır.             
Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarının,tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun...
 Nice çağdaş yıllar kutlamak dileğiyle... ~ Emire Nişli~

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10.Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.

Osmanlı Devleti, hüküm sürdüğü 624 yılda 36 padişah tarafından yönetilmiştir.
Padişah, şah, kral, hakan, imparator, sultan gibi tek kişiye dayalı yönetim sistemine "mutlakiyet" adı verilmiştir. Mutlakiyet yönetiminde egemenlik kayıtsız şartsız, tek bir kişidedir.
Mutlakiyetle yönetilen ülkelerde ülkeyi yöneten kişiye yardımcı olması için meclis kurulurdu. Meclis üyeleri halkın isteklerini yöneticiye duyurur, yasa tasarısını hazırlardı. Bu yasa taslakları yönetici tarafından benimsendiğinde yasalaşırdı. Bu yönetim biçimi ise "meşrutiyet"tir. Meşrutiyette meclisin yetkileri sembolik düzeyde olabileceği gibi bir cumhuriyetteki kadar geniş de olabilir. Osmanlı Devleti'nde 1876 ve 1908 yıllarında olmak üzere iki kez meşrutiyet ilan edilmiştir.
İkinci Meşrutiyet'in ilanından 6 yıl sonra, 1914'te I. Dünya Savaşı başlamıştır. Dört yıl süren savaş, İttifak Devletleri ile birlikte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yenik sayılmasıyla sonuçlanmış ve Osmanlı toprakları İngiltere, Yunanistan, Fransa, İtalya gibi devletler tarafından işgal edilmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Osmanlı hükümeti tarafından, bölgede düzeni sağlaması için devletinin bir gemisi ile Samsun'a gönderilmiştir. Ülkenin çoğu ilindekongreler düzenlemiş ve "Tek bir egemenlik var, o da milli egemenliktir. Milletin egemenliğini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." ilkesiyle, yurdun her tarafından gelen ulus temsilcilerini 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplamıştır. Meclis Mustafa Kemal Paşa'yı 'Meclis Başkanı' seçmiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatmıştır. Halk ve düzenli ordular düşman kuvvetlerine karşı savaş vermiş, omuz omuza mücadele etmiştir.
Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasının ardından TBMM 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmıştır. Padişah Vahdettin, 'vatan haini' ilan edilmiş ve yurdu terk etmiştir.
24 Temmuz 1923 günü İsviçre’nin Lozan şehrindeki Lozan Üniversitesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri Lozan Barış Antlaşması'nı imzalamıştır. Bu antlaşma ile yeni bir devletin temelleri atılmış fakat devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemiştir.
İkinci dönem Büyük Millet Meclisi, 11 Ağustos'ta ilk toplantısını yapmıştır ve 13 Ekim'de Ankara, başkent ilan edilmiştir. Bu dönemde Atatürk, egemenliğin ulusa dayandığı bir sistem olan cumhuriyet yönetiminin ilanı için hazırlıklar yapmaya başlamıştı. Atatürk 28 Ekim akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırmış ve "Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz," demiştir.
29 Ekim günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan "Cumhuriyet" önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne vermiştir. Meclis önergeyi kabul etmiştir ve böylece Türkiye Devleti'nin yeni yönetimi biçimi Cumhuriyet, yeni ismi "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirlenmiştir. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkcumhurbaşkanı olmuştur. Halk da cumhuriyetin ilanını sevinç ve coşku ile karşılamıştır.
Cumhuriyette, Atatürk'ün de söylediği gibi, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus, kendini yönetme yetkisini, kendilerine temsil eden milletvekilleri aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler, yasaları tasarlar ve yöneticileri ulus adına denetler. Ulus, seçimle yöneticileri seçebilir.

~Bayram kabul edilmesi~
29 Ekim 1923'te TBMM, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası)’nda yaptığı değişiklikle, devletin yönetim biçimini cumhuriyet olarak ilan etmiştir. Aynı gece bu ilan, atılan 101 pare top ile kutlanmıştır. 1924 yılında ise cumhuriyetin ilanı şenliklerle kutlanmıştır.
2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiştir.[2] Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde  bayram olarak kutlanmaya başlamıştır.