Kiss the rain -Yiruma ☆彡

8 Aralık 2016 Perşembe

PORTAKALLI İRMİK TATLISI (Cheesecake Görünümünde)

                                                             Muhteşem Bir Tat!
                 
                          
                                       
                                    
 Klasik irmik tatlısına cheesecake görünümü veren şık ve leziz bir alternatif tatlı tarifi...
Aslında çok bilinen sütlü irmik tatlısına portakal eşliğinde muhteşem bir görünüm katabilir, lezzetine lezzet katabilirsiniz. Ben irmik tatlısını portakallı, limonlu, vişneli, çikolata soslu hazırlayıp, her bir tarifimi farklı sunumlarla servis ediyorum misafirlerime. Bu tarifimi ilk yaptığımda çocuklarım cheesecake zannettiler ve çok beğendiler. İlerleyen zamanlarda diğer irmikli tatlı tariflerimi de yayınlayacağım.
    Malzemeler: 1 litre süt
                         10 yemek kaşığı irmik
                         15 yemek kaşığı toz şeker
                         1 paket vanilya
                         1 portakal kabuğu rendesi
Alt tabanı için: 1 paket kakaolu petibör bisküvi
                           4 çorba kaşığı eritilmiş tereyağ (margarin de olabilir)   
          Sos için: 2.5 su bardağı portakal suyu
                           3 çorba kaşığı nişasta
                           4 çorba kaşığı toz şeker
                           İnce kesilmiş portakal dilimleri
Bisküviyi elinizle toz haline getirin.Erittiğiniz yağı da ekleyerek iyice karıştırın.Servis edeceğiniz tabağın içine kelepçeli kalıbın sadece kelepçesini koyarak,içine bisküvi harcını ilave edip elinizle iyice düzleştirin. Buzdolabına kaldırın. Daha sonra malzemeler bölümündeki portakal kabuğu rendesi ve vanilya en son eklenmek üzere irmikli muhallebiyi pişirin. Buzdolabından çıkarttığınız bisküvinin kenar kısımlarına ince dilimlenmiş portakal dilimlerini sıralayın. Pişirdiğiniz muhallebiyi biraz çırparak bisküvinin üzerine dökün. Bu sırada portakal peltesinin sosunu pişirin ve ılıkken muhallebinin üzerine dökün. Buzdolabında birkaç saat bekletip servis yapacağınız zaman kelepçesini açın. Görsellerim size yardımcı olacaktır.Umarım sizler de beğenirsiniz. 

                             

                                              
                                             
                                      

                                      
   
                                           
                                               

5 Aralık 2016 Pazartesi

DÜNYA KADIN HAKLARI GÜNÜ

~ Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Haklarının Verilmesi ~

Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü,defalarca belirttiğim gibi minnetle anıyorum.
Cumhuriyet kadını olarak bizlere verdiği değer ve haklar için sonsuz teşekkürler
Ruhun şad olsun ATAM !!!


Medeni Kanun ile erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadınına, TBMM tarafından 3 Nisan 1930' da kabul edilen bir yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmıştır. 1931 yılında da Türk kadını ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalışmaya başlamıştır.4 Mayıs 1931' de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 EKim 1932' de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934' de kabul edilen ve 5 Aralık 1934'de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, "Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı" nın tanınmasıyla verilmiş oluyordu. Atatürk' ün Kadın Hakları Konusundaki Görüşleri ve Gerçekleştirdikleri, bugün dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı 'nın yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler, Atatürk tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur. Atatürk, Cumhuriyet' in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923 'de şöyle demiştir:

"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir."
Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk' ün Türk kadınına beslediği sevgi ve saygı, Kurtuluş Savaşı' ndaki gözlemleri ile iyice perçinleşmiştir. 1923 yılında Konya' da yaptığı bir konuşmada, bu hissiyatını büyük bir içtenlikle dile getirir.
"Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim."

"Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım." 
                                 

Tanınmış yazarlar, şairler, romancılar, kadının ezilmesine, horlanıp aşağılanmasına karşı mücadele açtılar. Şinasi, “Şair Evlenmesi”nde, görücü usulü ile evlenmenin zararlarına dikkati çekti. Namık Kemal, “İbret” ve “Tasvir-i Efkâr” gazetelerinde kadın haklarını savunan ateşli makaleler yazdı. Roman ve piyeslerinde kadının dramını ortaya koydu. Ahmet Mithat, çok kadınla evlenmeyi eleştirdi ve bu yüzden saldırılara uğradı.Tevfik Fikret, “Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer” diyerek sesini yükseltti. Abdülhak Hami t, “Bir milletin kadınları o milletin ilerleme derecesinin ölçüsüdür” diye yazdı. Hüseyin Rahmi (Gürpınar) eserlerinde kadın-erkek eşitsizliğini işledi.Halide Edip, daha 1909 da, İkinci Meşrutiyetin getirdiği özgürlük ortamından yararlanarak, “Kadınların Yükselmesi (Taali-i Nisvan) Derneği”ni kurmuştur. Yabancı okullarda eğitim görme imkânı bulmuş çok az sayıdaki Türk kadınlarından biri olan Halide Edip, Tanin gazetesinde, bütün Türk kızlarının eğitime kavuşturulması için güçlü ve etkileyici makaleler yazdı. Romanlarında kadın-erkek eşitsizliğinin zararlı sonuçlarını, horlanan kadının acılarını ustalıkla işledi 9.Ziya Gökalp, kadın hakları konusuna hem bilim adamı, hem sanatçı gözüyle eğildi. “Türk Medeniyeti Tarihi” adlı eserinde eski Türklerde kadının durumunu aydınlığa kavuşturdu. “Türkçülüğün Esasları”nda. geleceğin Türk kadını ile ilgili düşüncelerini açıkladı. Somut öneriler getiren bir düşünür olarak kadın davasına büyük hizmetler yaptı. Şiir şeklinde yayınladığı öğretici yazılarında, kadının değerini ve bu konuda tutulması gerekli yolu anlattı.

İstanbul’un işgalinden sonra İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürgüne gönderilen Ziya Gökalp, oradan kızına yazdığı mektuplarda da şunları söylüyordu:“Yeni Hayat ne zaman başlayacak? Ne zaman ki, kadınlar da erkekler kadar tahsil görerek, cemiyetin idaresindeki rollerini icraya başlarsa…”“Aile millî cemiyetin temelidir. Aileyi kadın yapar. O halde millet de kadının bir eseri demektir… Bizde kadınlar iyi tahsil görmedikleri için aile yükselemiyor. Aile yükselmeyince, millet de geri kalıyor. O halde, ilerleme­nin baş şartı kadın terbiyesidir. Kızların iyi yetiştirilmesidir.

Kaynak:http://www.ataturkinkilaplari.com/  ~~~~    http://www.atam.gov.tr/

3 Aralık 2016 Cumartesi

3 ARALIK DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ

Engelliler Günü'nü "KUTLAMAK" ibaresi ne kadar doğrudur anlayabilmiş değilim. Bir gün bu özel günlerdeki yanlış terimlerden dolayı çıldırmazsam iyidir. Kutlamak değil de daha yerinde bir tanım kullanılabilir sanırım.Toplumumuzda ve içimizde birçok engelli var. Bunların içerisinde bazıları yaşama katılmış, bazıları da yaşamdan ve yaşama hakkından eksik bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.Toplumdaki engelliler de insani değerlerde yaşayıp, eğitilip meslek sahibi edilerek maddi anlamda kendi özgürlüklerini kazanmalıdırlar. Bu sayede hem kendilerine hem de topluma yük olmayarak kaliteli bir yaşam sürdürebilirler.
Yaşadığımız ve nefes aldığımız her an şükürdür bizler için. Unutmayalım ki bizler de birer engelli adayı olabiliriz.
Bir anne olarak diyebilirim ki duyarlı çocuklar yetiştirip, bu hassas konularda toplumumuzu daha duyarlı hale getirebiliriz.

1992 yılında Birleşmiş Milletlerin kararı ile 3 Aralık “Uluslararası Engelliler Günü” olarak kabul edilmiş; bu karar, 1993 yılı Mart ayında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun 1993/29 sayılı bildirisi ile 3 Aralık Gününün tüm dünyada engellilerin topluma kazandırılması ve haklarının “tam ve diğer insanlara eşit ölçüde” sağlanması amacı için çalışılması gereken bir gün olarak tüm dünyaya duyurulmuştur. O zamandan beri 3 Aralık Dünya Engelliler Günü olarak kabul edilmiştir.

     Engellilik doğuştan veya sonradan herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yetilerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine uyamama olarak tanımlanmaktadır.

     Engelliliğin nedenleri araştırıldığında, büyük çoğunluğunun önlenebilir nedenler olduğu görülmektedir. Genetik etkenler, akraba evliliği, gebelik sırasında yaşanan sorunlar (hastalıklar, ilaç kullanımı, radyasyona maruz kalmak, alkol ve madde kullanımı, beslenme bozuklukları) gibi sorunlar tümü önlenebilir süreçlerdir. Doğum sonrasında kazalar, insan eliyle bilerek ya da kaza sonucu oluşan psikososyal travmalar, doğal felaketler engelliliğe yol açmaktadır. Engelliliğin bir yazgı olmadığı, geliştirilecek sosyal politikalar ve her alanda korucu-önleyici uygulamaları içeren düzenlemelerle önleneceği kesindir.
   
     Ülke genelinde engelliliğin önlenmesi amacı ile doğumdan itibaren tüm bebeklere; yeni doğan işitme taraması, fenilketonüri taraması, biyotidinaz enzim eksikliği ve tiroid hormon eksikliği taraması, gelişimsel kalça çıkıklığı erken tanı ve tedavisi, hemoglobinopati taramaları, erken yaş taramaları (kırma kusurları, işitme taramaları) yapıldığı bilgisinin yer aldığı açıklamada, evinde sağlık hizmetine ihtiyacı olan engelli bireylere muayene, tetkik ve tahlil, tedavi, tıbbi bakım, takip ve rehabilitasyon hizmetleri verilmektedir.
         
                               

Aşkın engel tanımadığına ne güzel bir kare değil mi? Yürekten, ruhen ve tüm benliğiyle sevebilmeli insan, ancak o zaman sevginin bütünleşmesiyle sonsuzlaşır "AŞK" Helal olsun size...

                               

                                       
                                     
                                       

25 Kasım 2016 Cuma

25 KASIM KADINA ŞİDDETE HAYIR !!!

                                               KADIN OLMAK SUÇ MU ?
Bir kadına cinsiyeti sırf "kadın" olduğu için yöneltilen cinsel, fiziksel veya psikolojik şiddet ne yazık ki acıların en büyüğüdür. Türk Ceza Kanunu'ndaki hukuksal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesini ve bu konudaki cezaların en ağır şekilde uygulanmasını talep ediyorum ki vahşi insanlara caydırıcı bir uygulama olsun. ŞİDDETİN TÜMÜNE HAYIR!!!

25 Kasım 1960 Dominik Cumhuriyetinde, Trojillo Diktatörlüğü’ne karşı direnişi sergileyen Mirabel Kardeşlerin, cezaevinde bulunan eşlerini ziyaret ettikten sonra tecavüz edilerek öldürülmelerinin tarihidir. Bu olayın ardından tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlenmiş, 1981 yılında da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan 1.Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kongresi’nde Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım“ Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar Arası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir. Bu kararı benimseyen Birleşmiş Milletlerin 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “kadına yönelik şiddete karşı uluslararası dayanışma günü” olarak anılmaktadır.



İnanılır gibi değil, çok etkilendim çok. 
Meşhur sözlerimden birini paylaşmak isterim kadın ve acı adına;
" TENİM DEĞİL, YÜREĞİM ACIDI."
Acı, o kadar derin ve can alıcı tasvir edilmiş ki içimi sızlattı izlerken.
Sözün bittiği yerdeyiz.

25 Kasım gününün kadınlarla ilgili diğer günlerden önemli bir farkı vardır. O da dünya üzerinde yaşayan tüm kadınların ve kız çocuklarının giderek artan ve çeşitli biçimlerde maruz kaldıkları cinsiyete dayalı şiddete odaklanılmış olmasıdır. Bugün, kadına yönelik şiddet olgusunun hem kadını hem de tüm toplumu saran sosyoekonomik koşullar, politik gelişmeler ve kültürel etkenlerle birlikte değerlendirilmesi gerekliliğini dünyanın gündemine taşıma gibi bir işlevi yüklenmektedir.
Kadına yönelik şiddet “kamusal veya özel yaşamda kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı, ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem, tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlükten, ekonomik gereksinimlerden yoksun bırakma” olarak tanımlanıyor. BM Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi kadına yönelik şiddetin kadınlara yönelik, toplumsal cinsiyete dayalı ve bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen bir şiddet olduğunu belirtiyor. Bu şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşit olmayan güç ilişkilerinin bir göstergesi, kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın toplumsal mekanizmalarından biri olduğu ve kadını ekonomik ihtiyaçlarından yoksun bırakmayı da içerdiğini eklemek gerekiyor. 2004 yılında yayınlanan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Raporunda dayaktan, töre cinayetlerine, küçük yaşta evlilikten beşik kertmesine ve intihara varan toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin varlığını belgelendiriyor.
Dünyada her 1 dakikada 380 kadın gebe kalmaktadır. Bu gebeliklerin hemen hemen yarısını planlanmamış ya da istenmeyen gebelikler oluşturmaktadır. Eş şiddeti yaşayan kadınların, eşlerine hayır demeleri, yeni bir şiddete neden olacağı için bedenlerini ve cinsel yaşamlarını kontrol etmeleri çok zordur. Dünya Sağlık Örgütü (2002) istenmeyen gebeliklerin ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların eş şiddetine maruz kalan kadınlarda ciddi bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekmiştir. Avrupa Konseyinin 2002 raporunda da 16 ile 44 yaşları arasındaki kadınlar için en sık ölüm ve sakat kalma nedeninin şiddet olduğu belirtilmiştir. Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl yaklaşık dört milyon kadının eşleri tarafından taciz edildiği, bu taciz olaylarının yaklaşık 4000’inin kadının ölümü ile sonuçlandığı, yaklaşık üçte birinin acil servislere başvurduğu veya yardım aradığı belirtilmektedir. Birinci basamak sağlık hizmetlerin başvuran kadın hastaların yaklaşık dörtte birinin aile içi şiddet kurbanı oldukları belirtilmektedir. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre tüm dünyada kadının şiddete uğrama oranı %17-75 arasında değişmektedir. Bu oran Kanada’da % 25, Japonya da %59 iken, Hindistan’da %75‘e çıkmaktadır.
Tüm dünyada sıcak çatışmaların yaşandığı bir çok yerde kadınlar taciz, tecavüz, karın deşme, cinsel organların tahribi gibi cinsel şiddetin bir çok biçimine maruz kalmaktadırlar. İkinci Dünya Savaşında ve Kore’de kadınlar “cinsel tutsaklığa” mahkum edilmiştir. 1971 de Bangladeş’te savaş sırasında 250 - 400 bin kadının ırzına geçilmiş, buna bağlı 25 bin gebelik oluşmuştur. Bosna Hersek’te 20 binden fazla kadına tecavüz edilmiştir. Rwanda’da bir yıl içinde tecavüze uğrayan kadın sayısı 15 binin üzerindedir. Günümüzde, 2009 yılında hala bazı ülkelerde kadınlar o ülkelerin kanunlarına göre taşlanmaya, kırbaçlanmaya, öldürülmeye devam ediyor. Şiddet cezasının nedenleri olarak Sudan’da pantolon giymek, İran’da erkeklerle birlikte müzik dinlemek, Suudi Arabistan’da tek başına araba kullanmak gibi gerekçeler kullanılmıştır.
TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’de yılda en az 25 töre cinayetinin işlendiği belirtilmektedir. Fakat gerçek sayı bunun çok üzerindedir. Namus ve töre adına kadınlara yönelik kötü muamele, işkence, öldürme, intihara zorlama oranı son yıllarda %25 oranında artmıştır. Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği tarafından 2006 yılında yapılan bir araştırmada namus / töre adı ve söylemiyle işlenen cinayetlere ilişkin tutumlar incelendiğinde, çalışmaya katılan bireylerin %19’unun bu ifadeye kesinlikle veya kısmen katıldığını belirtmiş olması dikkat çekicidir. Kadınlar kendileri için güvenli olarak kabul edilen evlerinde şiddete uğramaktadırlar. Özellikle eşten ayrılma devresi kadınlar için şiddet riskinin arttığı bir devredir.
Türkiye’de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” başlıklı geniş ölçekli araştırmada her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü saptanmıştır. Hayatı boyunca” eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde % 35, Doğu Anadolu genelinde ise % 40 bulunmuştur. En az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin Türkiye genelinde % 49’unun, doğu genelinde ise % 63’ünün bu durumdan daha önce hiç kimseye söz etmemiş olmaları dikkat çekicidir. Türkiye genelinde şiddet gören her iki kadından biri (doğuda her üç kadından yaklaşık ikisi) eşinden gördüğü şiddetle tek başına mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Kocalarından boşanmış veya ayrılmış kadınlarda fiziksel şiddet deneyiminin % 78 gibi çok yüksek bir oranlara ulaştığı bildirilmektedir. Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı %43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran % 12’dir. Eşi okuryazar olmayankadınların yarısı en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söylerken, eşin eğitimi yüksekokul ve üniversite düzeyine çıktığında bu oran % 18’e düşmektedir. Aradaki fark ne kadar anlamlı olsa da, yüksek öğrenim görmüş altı erkekten birinin eşine fiziksel şiddet uyguluyor olması da dikkat çekicidir.
Gelir düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı düşmektedir. Buna karşın hane geliri 2500 YTL’nin üzerindeolan her dört ailenin birinde bile fiziksel şiddetyaşanmaktadır. İllerde oturan kadınların fiziksel şiddete maruz kalma oranları ilçelerde oturanlara göre yaklaşık % 42 daha fazladır. Dayağın en az yaşandığı yerleşim birimleri ilçeler, en çok yaşandığı yerler ise illerdir. Kadınların % 14’ü en az bir kez “istemediği zamanlarda cinsel ilişkiye zorlandığı”nı belirtmiştir. Cinsel şiddete uğradığını söyleyenlerin % 67’si aynı zamanda fiziksel şiddete de maruz kaldığını ifade etmektedir.
Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), Türkiye Istatistik Kurumu (TUİK) ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen, 17.168 kişi ile yapılan görüşmelere dayanan ve 2009 ocak ayında yayınlanan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet raporu”na göre de evli kadınların % 11- 29’u eşinden ağır derecede fiziksel şiddet görmektedir. En yüksek oran Kuzeydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da elde edilmiştir. Aynı raporda evli kadınların %15’i eşinin cinsel şiddetine maruz kaldığı belirtilmektedir. En düşük oran % 9 ile Marmara Bölgesinde, en yüksek oran ise % 29 ile Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde elde edilmiştir. Ayrıca fiziksel şiddete maruz kalan kadınlar cinsel şiddet için de yüksek risk taşımaktadırlar. Türkiye genelinde fiziksel şiddet yaşayan kadınların oranının % 42 olduğu, bunun en sık 40- 59 yaş grubunda yaşandığı belirtilmektedir. Eğitim düzeyi ile şiddet oranları arasında tersine ilişki bulunmuştur. Eğitimsiz ve ilkokul düzeyinde eğitimi olan kadınlarda şiddete maruz kalma oran %56 iken, Lise mezunu-üniversite eğitimli olanlarda % 32 bulunmuştur. Üniversite mezunu olanlarda % 17 bulunması, lise ve üstü eğitim olan evli 10 kadından 3 ünde şiddet öyküsünün olması dikkat çekicidir.
Hamilelikte eş veya bir yakınının cinsel şiddetine maruz kaldığını bildiren kadınların oranı, Kuzey Doğu Anadolu’da %18, Marmara bölgesinde %5; eş/partner dışında bir kişiden cinsel şiddete maruz kalan 15 yaş üstü kadınların oranı ise genel olarak % 3, kentlerde %4, kırsalda %2’dir. Kadınlar, istismarcıların yarısının bir tanıdık veya akraba olduğunu belirtmiştir. 15 yaş altında kadınların %7’si cinsel istismara maruz kaldığını bildirmiştir.
Eş şiddeti önemli bir sağlık sorunudur. Aynı taramada eş şiddetini yaşayan kadınların beden ve ruh sağlığı sorununun çok daha yüksek oranda bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Ruh sağlığı sorunları arasında intihar önemli bir yer almaktadır. Eş şiddeti nedeni ile tamamlanmış intiharların tam sayısı ve oranı bilinmemektedir. Ancak şiddet mağduru kadınlara intihar düşünceleri ve/veya girişimleri sorulduğunda intihar riskinin küçümsenmemesi gereken bir sorun olduğuna dikkat çekilmiştir. Eşlerinden fiziksel ve/veya cinsel şiddet gören evli kadınların içinde, şiddet görmeyen kadınlara göre hayatına son vermeyi düşünmüş olanlar dört kat, son vermiş olanların oranı üç kat fazladır. Kendini öldürme girişiminde bulunanların oranı 4 kat fazladır ( %15). Buna karşı, eş şiddeti nedeniyle resmi bir kurum veya bir Sivil Toplum Kuruluşuna başvurma oranı hala çok düşüktür (%8).
Kız çcuklarının erken yaşta evlendirilmeleri de şiddete zemin hazırlayan, kız çocuklarını eğitim, sağlık, kendini geliştirme, ailesiyle görüşme gibi haklarından mahrum etmekte ve birçok sosyal, ruhsal ve sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Bu konuda da Birleşmiş Milletlerin ilgili kampanyalarına destek vererek farkındalığı arttırmalıyız.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden (AİHM) aile içi şiddet nedeniyle ceza alan ilk ülke Türkiye’dir. Bu cezanın alınmasını neden olan kişi devlet tarafından korunamamasına bağlı olarak eşi tarafından öldürülmüş bir kadındır.
ÖNERİLER ve TALEPLER
Türkiyede hükümetler, bugüne dek kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin bir çok uluslararası sözleşmeye imza koymuş olmalarına karşın bu sözleşmelerin gereğini yapmamakta, zaman içinde çıkarılan bazı yasaların, genelgelerin yaşama geçirilmesine katkıda bulunmamakta, gereken ilgi ve çabayı göstermemektedir. Örneğin, Belediyelerin 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14. Maddesi (a bendi) uyarınca ile nüfusu 50.000’i geçen belediyeler “kadınlar ve çocuklar için korunma evleri” açma” yükümlüğünün olmasına karşın bu güne dek bu yönde doyurucu bir çalışma gerçekleştirmemeleri umut kırıcıdır.
Kadın hakları konusunda yasal düzeyde önemli adımlar atılmış olmakla birlikte “kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete ilişkin” veriler kadın cinayetlerinin arttığını göstermektedir. Kasım 2009’da Adalet Bakanlığı verilerine göre 2002 yılında 66 olan kadın cinayeti, 2007 yılında 1077’ye, 2009 yılının ilk 7 ayında 953'e ulaşmış durumdadır. Adalet Bakanlığı verileri de kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sayısının arttığını doğrulamaktadır.
* Kadına yönelik şiddete karşı ciddi ve kapsamlı bir eylem planı hızla hayata geçirilmelidir.
* Kadına yönelik şiddetle, özellikle aile üyelerinden gelen şiddetle mücadele uzun soluklu, sistemli ve tavizsiz olarak gündemde yer almalıdır. Aile içi cinayetler mercek altına alınmalıdır. Bir yakınının şiddetine maruz kalma riski yüksek olan grupların erken devrede saptanması ve müdahale edilmesi sağlanmalıdır.
* İlk adım şiddete karşı bilinç geliştirilmesi ve engellenmesi olmalıdır.
* Bedensel yaraları sarmak için tıbbı tedavi, ruhsal destek yeterli değildir. Şiddet yaşadığını bildirenlere tıbbı rapor, yasal başvuru olanakları ve şiddetsiz bir yaşam sağlamak için önlemler geliştirilmelidir.
* Klinik deneyimlerimiz arasında da görünmez konumda olan namus cinayetleri konuya duyarlı kadın kuruluşlarının (örneğin merkezi Diyarbakır’da olan KA-MER) çabalarıyla ile daha iyi tanınır olmuştur. Bu türü Sivil Toplum Kuruluşlarının talepleri karşılanmalı, çalışmalarına destek verilmelidir.
* Namus cinayetleri, uluslararası hukuk açısından yargısız infaz olarak kabul edilmektedir. Bu cinayetleri engellemek için farklı düzeylerde strateji geliştirilmelidir.
* Sağlık çalışanları bu tür riskli durumlar saptandığında risk altındaki kadının korunması için neler yapılabileceği ve işbirliği yapılacak yerler konusunda bilgi sahibi olmalıdır.
* Ceza Kanunu’ndaki “Haksiz Tahrik” ve kadına karşı şiddet davalarında uygulanan “haksız tahrik indirimleri” kaldırılmalı, TCK’nin 29. maddesi uygulanmamalıdır.
* Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde yazılı ve görsel basına da büyük görev düştüğünü düşmektedir. Medya, kadına yönelik şiddet ve tecavüz haberlerini kamuoyuna aktarırken, haber dilini doğru kullanmalı, etik değerlere uymalı, tecavüzün içerdiği şiddeti arka plana itmemeli ve tecavüzü erotize edici tutumlardan uzak durmalıdır. Basının, suçu işleyen erkeğe değil, mağdur kadının özelliklerine odaklanması şiddetin sorumlusunun mağdur olduğu biçiminde bir yanılsama yaratabilmektedir. Buna dikkat edilmelidir.
* Mağdurların kamusal sağlık ve sosyal destek sistemlerine ulaşmaları sağlanmalıdır.
* Kadın sığınma evleri ile ilgili sorunlar hızla aşılmalı ve risk gruplarına, şiddetle sık karşılaşan meslek gruplarına ve kamuya yönelik eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına hız verilmelidir.
SONUÇ OLARAK…
Kadına yönelik şiddetin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması, öncelikle devletin ve siyasal iktidarların ilgili tüm kurumlarıyla sorumluluk üstlenmesi, ilgili tüm sivil ve resmi kuruluşlarla işbirliği yaparak, yaşamsal öneme sahip bu sorunun ortadan kaldırılması için gerekli sosyal politikaların yaşama geçirilmesi ile mümkün olacaktır.
Bu güne dek imzalanmış olan tüm uluslararası sözleşmelerin yaşama geçirilmesinin sağlanması, en azından konuya ilişkin 2006 tarihli Başbakanlık genelgesi başta olmak üzere olumlu yöndeki tüm hukuksal düzenlemelerin yaşama geçirilmesi bir ilk adım için son derece önemlidir.
Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa
Türkiye Psikiyatri Derneği
Merkez Yönetim Kurulu üyesi
Prof. Dr. Şahika Yüksel
Türkiye Psikiyatri Derneği
Kadın Ruh Sağlığı Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü
Doç.Dr. Burhanettin Kaya
Türkiye Psikiyatri Derneği
Basın Koordinatörü

23 Kasım 2016 Çarşamba

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ



Baş öğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyor ve sonsuz teşekkürler ediyorum.
Kutsal bir meslektir, görevdir öğretmenlik. Öğretmen; ışıktır geleceğe, geleceğin gençlerine.
Sabır, sevgi ve anlayış bütünlüğüdür öğretmenlik. Karşılıksız özveridir, fedakarlıktır o minicik, yoğrulmamış yüreklere. Geleceğin gençlerini yetiştiren değerli öğretmenlerimizin bu özel ve güzel gününü kutluyorum.

Türk öğretmeninin toplumdaki önemini ve değerini belirtmek, öğretmenler ve öğrenciler arasında sevgi saygı ve dayanışma bağlarını güçlendirmek, emekli öğretmenleri saygıyla anmak, öğretmenlik mesleğine yeni atılan öğretmenlerde mesleklerinin yüceliğinin bilincini uyandırmak amacıyla
Büyük Önder Atatürk'ün millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettikleri 24 Kasım, 1981'den bu yana okullarımızda Öğretmenler Günü olarak kutlanır.
Kutlama etkinlikleri 30 Kasım’a dek sürer.Bizi büyüten, eğiten annemiz babamızdır. Bunun yanında bilgi ve beceri kazandıran, bizi hayata hazırlayan öğretmenlerimizdir Onların sabırla çalışmaları sonucu bizler Kalem tutmayı okumayı yazmayı yeni bilgiler ve beceriler kazanmayı başardık bize emek veren öğretmenlerimizin değerini hepimiz
biliyoruz.Biliyoruz ki; geleceğin öğretmeni, doktoru, subayı Mühendisi, bilgisayarcısı, pilotu hep okullarda öğretmenler tarafından yetiştirilmektedir. Türk ulusunun geleceğinin umudu güvencesi olan çocuklarımızı gençlerimizi yetiştiren Türk öğretmenidir.
İçinde yaşadığımız uzay çağı bilgi çağıdır. Bilim, teknik, sanat uygarlığı oluşturur.
Bunları bize öğretmenlerimiz tanıtır öğretir sevdirir benimsetir. Bu sayede kendi geleceğimiz ulusumuzun geleceği daha parlak olacaktır. Bunun önemini kavrayan ileri uluslar öğretmen yetiştirmeye çok önem verirler.İleri Batı ülkelerini örnek aldığımız Tanzimat döneminin (1839-1876) getirdiği yeniliklerden biri de 16 Mart 1848’de İstanbul’da Fatih Camii’nin yanında bir
öğretmen okulunun (Darülmuallimin) açılmasıdır. Bu okul ortaokullara (Rüştiye) öğretmen yetiştirmeyi amaçlıyordu. 1870’te İstanbul’da ilkokul öğretmeni 1874’te lise öğretmeni yetiştiren okullar açıldı.
Bu okullar İstanbul dışındaki Anadolu ve Rumeli kentlerinde de açıldı. Bu okullarda öğretim teknikleri yanında; beden eğitimi, elişi gibi uygulamalı dersler de öğretilmeye başlandı (1913).
Atatürk 1921’de daha Kurtuluş Savaşı sona ermeden Ankara’da Maarif Kongresi düzenledi Bu kongrede, gelecekteki Türk milli eğitiminin ilkeleri belirlendi. Atatürk’ün o günkü konuşmaları günümüzde de geçerliliğini korumaktadır Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır diyen Atatürk cumhuriyetin ilk on beş yılında Türk öğretmenine çok değer vermiş onurlandırmıştır Tüm
öğretmenler onu Başöğretmen olarak tanırlar. Atatürk devrimlerinin önde gelenlerinden birisi harf devrimidir. Yeni Türk harflerinin sağladığı kolaylıkla öğretmenlerimiz Türk ulusunun hızla okur-yazar olmasını
sağlamışlardır Bir ulus ki yüzde doksanı okuma yazma bilmez bundan insan olanların utanması lazımdır diyerek okuma yazma seferberliği başlatmıştır Cumhuriyet devrinde en küçük yerleşim yerlerine kadar okul ve öğretmen sağlanmıştır Bu çalışmalar çağdaş bir Türkiye doğmasına yurdumuzun güçlenmesine yardımcı olmuştur.





Dilerim hayallerin gerçek olur küçüğüm...
Dilerim büyüdüğünde hayallerindeki gibi müzik öğretmeni olur sen de  tüm sevgisiyle sizi donatan bu güzel öğretmenin gibi masmavi umutlara yol alırsın. Canım benim.

18 Kasım 2016 Cuma

İSTİSMARCILARI AKLAYAN ÖNERGE

Yazıklar olsun! Utanıyorum hem de çok. Bir kadın olarak, bir anne olarak utanıyorum. Öyle derin ve öylesine acı ki bu akıl almaz önergeyi görmek, okumak ve şahit olabilmek. Yüreğim sızlıyor...
Duygu Asena'nın kitabındaki gibi "Kadının Adı Yok" Tacizler, tecavüzler, kadını aşağılamak, kadını dövmek, kadını yok etmek, ötelemek, yok saymak, kadını adsız bırakmak özetle. Geniş bir okur kitlesine ulaşan bu kitabı,1998'de müstehcen bulunarak yasaklanmış. İki yıl süren dava sonucunda yayımına tekrar izin verilmiş. Bir adım bile ilerlemeden, tam aksine hınca hınç dolu dizgin yol almış bu düzen. Bu nasıl bir zihniyettir, neyin göstergesidir ki çocuk istismarcılarını, tecavüzcüleri bu önergeyle meşrulaştırıyorsunuz. Kadın olmak, çocuk olmak zor bu güzelim ülkede. Yok, yok, "Kadının Adı" yok. Sadece kadın mı?
Elbette değil, ya cinsel istismara uğrayan erkek çocuklar ne olacak?
Bu  yasayı hazırlayanların kendi çocukları yok mu acaba?
Küçücük çocukları hiç mi düşünen yok içlerinde?
Bu nasıl bir vicdandır? Nasıl ahlaksızca ve vahşice bir karardır? Gerçekleşeceğini düşünmek bile iğrenç.
Özetle,
TBMM'de tecavüze uğramış çocuğun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi durumunda adlandırmaya bile layık bulmadığım... cezasının ertelenmesini istedi. Önergeyle 4 bin tecavüzcü serbest kalacak!

Henüz bir kaç gün öncesinde paylaştığım bir yazımda şöyle dile getirmiştim mevzuyu;
Türk Ceza Kanunu'ndaki hukuksal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesini ve bu konudaki cezaların en ağır şekilde uygulanmasını talep ediyorum ki vahşi insanlara caydırıcı bir uygulama olsun!
Her ne kadar "mucize" beklemekle eş değerse belki de bu temenniler diyerek noktalamıştım yazımı. Şu an bir kez daha anlıyorum ki "mucize" beklentim bile ne yazık ki fazlaymış.

Peki, öyleyse ben de bu ülkenin bir vatandaşı, bir kadın ve bir anne sıfatıyla sesleniyorum haykırışımı. Ben de bir önerge sunuyorum:

"Hadım Cezası" istiyorum!!!

Evet hem de tüm kalbimle istiyorum bunu. Soruna kökten çözüm.
O zaman bir bakın derim kalıyor mu bu...sapıklar içimizde.



13 Kasım 2016 Pazar

SMYRNA AMAZON KRALİÇESİ (İZMİR)

Ah! İzmir'im, canım İzmir'im, SMYRNA ...20 yıl kavuşma hasretiyle yandığım özel şehrim benim. Denizine, kıyısına, kokusuna, insanına, taşına, toprağına. Allah'ım her şeyine yandığım şehrim.
Şimdi nefes alabildiğim ve ruhumu yeniden besleyebildiğim aşık olduğum aşkım SMYRNA.

Kadının özgür olduğu, mitolojideki gibi; SMYRNA (Amazon Kraliçesi)nin adını aldığı, kadının savaşçı ve dik duruşunu hala yansıtıyor olabilmesi, içtenliği, sevecenliği, güzelliği, kadın egemenliğinin hüküm sürdüğü bir şehre bürünmesi özel kılıyor belki de İzmir'imi. 

Amazon ruhunu taşıdığım ve mitoloji çağlarından şu an yeniden ruhlarının hayat bulmasını dilediğim hayalim. Neden mi? Çünkü erkek egemen bir toplumda yaşamanın getirisiyle kadınların bu kadar eziyet gördüğü, aşağılandığı, bitmek bilmeyen 3.sayfa haberleriyle acımasızca kadın cinayetlerinin son bulmadığı bir ülkede yaşamanın üzüntüsüdür hislerim.
Erkek egemen bir toplumda yaşıyor olmak ve bunun dezavantajlarını yaşamak çok zordur biz kadınlar için. Hem de çok...

Bir kadına cinsiyeti sırf "kadın"olduğu için yöneltilen cinsel, fiziksel veya psikolojik şiddet ne yazık ki acıların en büyüğüdür.
Türk Ceza Kanunu'ndaki hukuksal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesini ve bu konudaki cezaların en ağır şekilde uygulanmasını talep ediyorum ki vahşi insanlara caydırıcı bir uygulama olsun! Her ne kadar "mucize" beklemekle eş değerse belki de bu temenniler.
Amazonlar; özel ruhlar, özgür ruhlar...

Smyrna, Amazon Kraliçesi.
Hitit'lerin esrarlı kadın savaşçıları.
İlk tarih yazıcıları bu savaşçı kadınlara ''Amazon'' ismini takmışlar,
Sağ memeleri dağlanmış, kalkanlı ve mızraklı, adaleli ve yanık tenleri ile dev gibi atların üstünde yay kullanmakta üstün yetenekli kadınlar.
Pagos (Kadifekale )eteklerinden şimşek hızında şehre inen ve korku salan üstün yetenekli savaşçılar…

Memesiz” dendi onlara, daha iyi ok atabilmek için göğüslerinden birini kestikleri söylendi. Bu acı veren deneyimi yaşayacak kadar cesurdular. Bir başkası “Erkek Düşmanı” dedi onlara, birlikte olduğu erkeği amacına ulaştıktan sonra öldürebilecek kadar duygusuzdular. “Ay’ın Kızları” oldular başka bir toplumda ay kadar güzel, ay kadar soğuk, ay gibi iki yüzü vardı onların da bir karanlık bir aydınlık. İşte bu ilginç toplumun bizim topraklarımızda yaşamış olduğu söylenir. İzmir’in Smyrna adını Amazonların bir kraliçesinden aldığı gerçeği var.
Amazonlar  klasik ve Yunan mitolojisinde tamamen kadın savaşçılardan oluşan tarihi bir ulus. HerodotosDiodorusApolloniusJustinusPlinyVirgilAeschylusStephanosHesiodLysiasPausanias gibi önemli tarihçiler, Temiskira’yı (Terme) Amazonların anayurdu olarak işaret eder.Amazonlar Sarmatya'nın Scythia ile sınır bölgesinde yaşadıkları ile ilgili veriler de doğruluk payı olsa da bunlar Anadolu Amazonlarının devamı olan Sarmatyanlardır. Amazonların öne çıkan kraliçeleri arasında Truva Savaşında yer alan Penthesileave kardeşi HippolytaAtlantislileri yenen ve İzmir'i kuran Myrina sayılabilir. Amazon savaşçılar genellikle Yunan savaşçılarla savaşırken resmedilmiştir. Helenistik ve Roma çağı tarihte Ön Asya'ya birçok Amazon saldırısından bahsedilir. Antik Çağda Amazonlar birçok tarihi kavimle ilişkilendirilmiştir. Günümüzde amazon ismi genel olarak kadın savaşçı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Amazon kadınlarının neden erkeklerden nefret ettiklerine dair iki söylence vardır:
Birine göre erkekler civar topluluklara yaptıkları akınlar sırasında pusuya düşürülmüş ve öldürülmüştür. Bunun üzerine kadınlar silahlanmıştır. Bir başka söylenceye göre ise Amazonların köle olarak kullandığı erkekler Anadolu'da Zeus adında erkek bir baş tanrının ortaya çıktığını duyar ve bununla böbürlenmeye başlarlar. Öfkelenen Amazonlar o gece bütün erkekleri öldürür.
Öldürdükleri erkeklerin cinsel organlarını ana tanrıçaya sunan Amazonlar ülkelerine erkeklerin girmesini yasaklar.
Bir efsane;
Tarihin babası Halikarnasos’lu Herodotos, bu savaşçı kadınlara ''erkek öldürenler '' anlamına da gelen '' Amazon adını takmış. Bu yaman dilberler Ege'nin en güzel kentine ismini verirken Efes'in de onlar tarafından isimlendirildiği söylenmektedir.
Amazonlar bu bölgede savaştıkları Elektdi isimli bir kavimi yenmiş ve liderleri These kraliçe Smyrna ile evlenmiş ve yaşadıkları kente kraliçenin ismi verilmiş… SMYRNA

Bir başka efsane ise;
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde karşımıza çıkan bu savaşçı, güçlü kadınlar sağ göğüslerini küçükken dağlayıp köreltmeleri ile ilgili peki neden sağ memelerini dağlarlarmış?
Amazon kelimesinin diğer anlamının ''Göğüssüz ''olduğu söylenmektedir. Bu savaşçı kadınlar ok atarken rahatsız olmamak, yayı daha fazla gerebilmek için bunu yaparlarmış. Ok kullanmalarında ki üstünlükleri bundan olsa gerek.

Truva savaşlarında Amazon'ların da savaştığı yazılmıştır. Amazon Kraliçesi Penthesileia ile ünlü Truva savaşçısı Akhilleus'un savaş alanındaki teke tek kavgaları mitolojide bu savaşçı kadınların ne denli güçlü savaşçılar olduğunun en iyi örneklerindendir. Uzun süre birbirleri ile yenişemeyen bu iki savaşçı Akhilleus'un bir askerinin kraliçenin dikkatini dağıtması ile son bulur. Rakibinin bir kadın olduğunu gören Truvalı ölmek üzere olan bu güçlü kadının cesaretine ve güzelliğine hayran kalmış ve aşık olmuştur.

Tarih İzmir'e hep önemli roller vermiş.
Bu şehirde yaşamak tarihle dans etmek gibi…
8000 yıllık tarih…
Homeros’un doğduğu şehir
Dünyanın yedi harikasından biri Artemis tapınağı bu şehrin sınırlarında,
Parşömen kâğıdı ilk bu şehirde keşfedilmiş,
Tanrıça Athena adına inşa edilen tamamı mermerden ilk tapınak İzmir'de


Ve ben yaşadığım bu şehri çok seviyorum.
İzmir'de aşkı seviyorum,
İzmir'e aşkı seviyorum.

aynı masalı seyrettik
kaç kez gökyüzünde
her biri umudumun mucizesi
kaç yıldız güneşe inat
uyaksız yazdı aşkını aya
çaresiz ararken ay yıldızını
İzmir seni fısıldıyordu

seni sevmek
tutunup mehtabın ışıltılı dansına
aşk diye kazımak özlemini
seni sevmek
yüreğimden havalanan
kelebek kanadına
aşk diye iliştirmek hasretini
seni sevmek
düşlerimin sonunda
Artemis ile Orion sevişmesi
Ege'nin sularında

İzmir hala seni fısıldıyor

~Oya KARAEGE~

10 Kasım 2016 Perşembe

10 KASIM ATATÜRK'ÜN 78. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ



"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" sözünden de anlaşıldığı üzere Mustafa Kemal Atatürk bizlere Cumhuriyeti emanet etmiştir.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 78.ölüm yıldönümünde ATA'mızı saygıyla anıyor, Allah'tan rahmet diliyorum.
                                     Mustafa Kemal'ler ölmez rahat uyu ATAM !
                                                   Mekanın cennet olsun ATAM...

Atatürk’ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. Kendisine 1938 yılı başlarında siroz teşhisi konuldu. Avrupa’dan doktorlar getirildi. Türk ve yabancı doktorların tedavileri sonuç vermedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 09:05 de İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda öldü. Cenazesi büyük bir törenle Ankara’ya uğurlandı ve Atatürk 21 Kasım 1938 günü Ankara’da yapılan büyük bir törenle Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu. Bundan 15 yıl sonra da 10 Kasım 1953'te kendisi için yaptırılan Anıtkabir’deki ebedi istirahatgahında toprağa verildi. Vasiyetinde varlığını Cumhuriyet Halk Fırkası’na, Türk Tarih Kurumu’na ve Türk Dil Kurumu’na bıraktı.









MUSTAFA KEMAL'İ DÜŞÜNÜYORUM
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri,
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri...
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyorlar zaferden zafere...

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Ölmemiş bir Kasım sabahı!
Yine bizimle beraber her yerde.
Yaşıyor dört köşesinde vatanın
Yaşıyor damar damar yüreklerde.

Mustafa Kemal'i düşünüyorum:
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Mavi gözleri ışıl ışıl görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Elllerinden öpüyorum.
              
 ~Ümit Yaşar OĞUZCAN~

3 Kasım 2016 Perşembe

SUZAN SUZİ TÜRKÜSÜ ve HİKAYESİ

Türküler, türkülerimiz...Halk edebiyatının en geniş en zengin alanında, bir kısmı anonim olan o ince ezgiler. Her biri Anadolu'nun bağrından çıkmış, kimi zaman acı, elem, kimi zaman sevinç, kimi zaman bir haykırışa dönüşen, kuşaktan kuşağa dillenen, halk şiiriyle bütünleşen türkülerimiz, özümüz, benliğimiz...
Doğa türküleri, çocuk türküleri, aşk türküleri, kahramanlık ve asker türküleri ve daha nicesi...
Zaman zaman dinliyoruz belki de türkülerimizi fakat hikayelerini bilmeden notaya dönüşen ezgileri kalıyor zihnimizde. Bu bağlamda hikayesini paylaşmak isterim çok sevdiğim Suzan Suzi türküsünün. ~Emire Nişli~

Diyarbakır'ın güneybatısında, Dicle Nehri kenarında, Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar, buraya gelip dilek dilerler.
Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın, Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş, adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde, annesi onu süsler, giydirir ve Kırklar'a götürerek, bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp, güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil'le, birbirlerine aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümünde, annesi Suzi'yi, hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere, Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi, Adil'le beraber, dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler. Kırklar Ziyareti, bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış. Kız On Gözlü Köprü'nün orada, Dicle'de boğularak ölmüş. Suzi'nin ölümünden sonra, Adil de aklını yitirmiş.
( Celal Sevimli - Diyarbakır )

Kırklardağı'nın düzü
Karanlık bastı bizi
Kör olasan Suzan Suzi
Ziyaret çarptı bizi
Kör olasan Suzan Suzi
Evliya çarptı bizi.
Köprü altı kapkara
Suzan gel beni ara
Köprü altı kapkara
Ana gel beni ara
Saçlarıma kumlar doldu
Tarak getir de tara.
Gazi köşkü serindir
Dicle nehri derindir
Ağlama sen garip anam
Kadir mevlam kerimdir

                                Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gökyüzü, açık hava ve doğa



29 Ekim 2016 Cumartesi

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI

                    Cumhuriyetimizin 93.yılı kutlu olsun.                                                                                   Cumhuriyet yönetiminde egemenlik kayıtsız,şartsız milletindir.Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün de belirttiği gibi ;Türk ulusunun yaradılışına ve yaşantısına en uygun olan yönetim şekli Cumhuriyet'tir.Ne mutlu ki CUMHURİYET kadınıyım!Bizler,ATATÜRK'ün bekçileriyiz.Yetiştirdiğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz de bu yolda,bu zihniyette ilerleyerek Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek yaşatacaklardır.            
Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarının,tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun...
 Nice çağdaş yıllar kutlamak dileğiyle... ~ Emire Nişli~

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10.Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.

Osmanlı Devleti, hüküm sürdüğü 624 yılda 36 padişah tarafından yönetilmiştir.
Padişah, şah, kral, hakan, imparator, sultan gibi tek kişiye dayalı yönetim sistemine "mutlakiyet" adı verilmiştir. Mutlakiyet yönetiminde egemenlik kayıtsız şartsız, tek bir kişidedir.
Mutlakiyetle yönetilen ülkelerde ülkeyi yöneten kişiye yardımcı olması için meclis kurulurdu. Meclis üyeleri halkın isteklerini yöneticiye duyurur, yasa tasarısını hazırlardı. Bu yasa taslakları yönetici tarafından benimsendiğinde yasalaşırdı. Bu yönetim biçimi ise "meşrutiyet"tir. Meşrutiyette meclisin yetkileri sembolik düzeyde olabileceği gibi bir cumhuriyetteki kadar geniş de olabilir. Osmanlı Devleti'nde 1876 ve 1908 yıllarında olmak üzere iki kez meşrutiyet ilan edilmiştir.
İkinci Meşrutiyet'in ilanından 6 yıl sonra, 1914'te I. Dünya Savaşı başlamıştır. Dört yıl süren savaş, İttifak Devletleri ile birlikte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yenik sayılmasıyla sonuçlanmış ve Osmanlı toprakları İngiltere, Yunanistan, Fransa, İtalya gibi devletler tarafından işgal edilmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Osmanlı hükümeti tarafından, bölgede düzeni sağlaması için devletinin bir gemisi ile Samsun'a gönderilmiştir. Ülkenin çoğu ilindekongreler düzenlemiş ve "Tek bir egemenlik var, o da milli egemenliktir. Milletin egemenliğini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." ilkesiyle, yurdun her tarafından gelen ulus temsilcilerini 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplamıştır. Meclis Mustafa Kemal Paşa'yı 'Meclis Başkanı' seçmiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatmıştır. Halk ve düzenli ordular düşman kuvvetlerine karşı savaş vermiş, omuz omuza mücadele etmiştir.
Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasının ardından TBMM 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmıştır. Padişah Vahdettin, 'vatan haini' ilan edilmiş ve yurdu terk etmiştir.
24 Temmuz 1923 günü İsviçre’nin Lozan şehrindeki Lozan Üniversitesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri Lozan Barış Antlaşması'nı imzalamıştır. Bu antlaşma ile yeni bir devletin temelleri atılmış fakat devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemiştir.
İkinci dönem Büyük Millet Meclisi, 11 Ağustos'ta ilk toplantısını yapmıştır ve 13 Ekim'de Ankara, başkent ilan edilmiştir. Bu dönemde Atatürk, egemenliğin ulusa dayandığı bir sistem olan cumhuriyet yönetiminin ilanı için hazırlıklar yapmaya başlamıştı. Atatürk 28 Ekim akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırmış ve "Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz," demiştir.
29 Ekim günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan "Cumhuriyet" önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne vermiştir. Meclis önergeyi kabul etmiştir ve böylece Türkiye Devleti'nin yeni yönetimi biçimi Cumhuriyet, yeni ismi "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirlenmiştir. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkcumhurbaşkanı olmuştur. Halk da cumhuriyetin ilanını sevinç ve coşku ile karşılamıştır.
Cumhuriyette, Atatürk'ün de söylediği gibi, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus, kendini yönetme yetkisini, kendilerine temsil eden milletvekilleri aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler, yasaları tasarlar ve yöneticileri ulus adına denetler. Ulus, seçimle yöneticileri seçebilir.

~Bayram kabul edilmesi~
29 Ekim 1923'te TBMM, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası)’nda yaptığı değişiklikle, devletin yönetim biçimini cumhuriyet olarak ilan etmiştir. Aynı gece bu ilan, atılan 101 pare top ile kutlanmıştır. 1924 yılında ise cumhuriyetin ilanı şenliklerle kutlanmıştır.
2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiştir.[2] Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde  bayram olarak kutlanmaya başlamıştır.






10.YIL MARŞI

Onuncu Yıl Marşı, Cumhuriyet'in 10. yıl kutlamaları için 1933'de düzenlenen marş yarışmasının galibi marştır.
Sözleri :
Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel'e aittir.
Marşın bestesini Cemal Reşit Rey yapmıştır.
Cemal Reşit Rey uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit'e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda mehter ritmi gelir aklına Cemal Bey'in, besteyi yapar ve herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya.
Ankara 'da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı değerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey'in "cumhuriyet" sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır:
"Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven'in Napoleone'un kahramanlıkları için yazdığı Eroica'nın ikinci bölümü de do minör tonundadır."
Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise'in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur. Bu marşın ardından Cemal Reşit, Yedek subay Marşı, Denizciler Marşı, Himaye-i Etfalin isimli çocuk marşı ile
Atatürk için 100. Yıl Marşı'nı besteler..

CUMHURİYETİN 10.YIL MARŞI
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz Türk önde Türk ileri.

Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız
Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız
Tarihten önce vardık tarihten sonra varız
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz Türk önde Türk ileri.

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını
Dindirdik memleketin yıllardır süren yasını
Bütünledik her yönden istiklal kavgasını
Bütün dünya öğrendi istiklal kavgasını
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz Türk önde Türk ileri.

Örnektir milletlere açtığımız yeni iz
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz
Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz Türk önde Türk ileri.

Serdar Vatansever farkı ile yaşayalım marşımızın coşkusunu.

28 Ekim 2016 Cuma

28 EKİM 1923 ~M.KEMAL ATATÜRK

Tarihte bugün: 28 EKİM GECE SAAT 20.30
Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü'nde 1923'te verdiği akşam yemeğinde, ''yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz'' dedi.


Atatürk, 28 Ekim 1923 akşamı İsmet Paşa, Kazım Paşa ve misafir milletvekilleri ile yemek yediği bir kare.
             28 ekim ve atatürk akşam yemeği ile ilgili görsel sonucu
       
          
Cumhuriyetin İlanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Atatürk'ün siyasi devrimlerinden bir tanesidir.Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı, Büyük Millet Meclisi’nde çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Hükümetinin dayandığı prensipler demokratikti ama bir taraftan da adı "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" idi. Kendisi bir hükümet olan TBMM'nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümeti yönetecek bir başbakanının bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. Bu şekil demokrasi idarelerinden hiç birine benzemiyordu.Atatürk'ün tavsiyesi ile 27 Ekim 1923'te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varamaması üzerine,Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü'yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı.

28 Ekim 1923 günü akşamına kadar kabine kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya köşkünde yemek sırasında arkadaşlarına; “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz” diyerek görüşünü açıkladı. 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan düşüncelerini açıklaması istendi. Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu. Grupta cereyan eden uzun müzakereler sonunda, Cumhuriyetin ilanı kabul edildi. Parti Grubu’ndan sonra, Meclis toplanarak hazırlanan kanun tasarısını aynen kabul etti. “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında gece saat 20.30’da Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ilanı 1921 tarihli Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine dair 364 No.’lu Kanunun kabulü ile olmuştur. Bu kanunla, Anayasanın 1, 2 , 4, 10, 11 ve 12’nci maddeleri önemli ölçüde değiştirilmiştir. Bu önemli değişiklikler, 29 Ekim günü yapılmış ve aynı gün, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak, Gazi Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Aynı toplantıda Büyük Millet Meclisi oy birliği ile Cumhurbaşkanlığına Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal'i seçti. Türkiye'nin ilk Cumhurbaşkanı vakur ve sevinçli bir yüz ile kürsüye çıktığı zaman büyük bir alkış kopmuş, bu sürekli alkışlar arasında konuşan Mustafa Kemal, "Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır" cümlesiyle konuşmasına son vermiştir.

25 Ekim 2016 Salı

AŞIK VEYSEL (Çarık Hikayesi)

Aşık Veysel'in kendisini terk edip giden eşinin çarık hikayesinin gerçek olmadığını büyük oğlu Ahmet Şatıroğlu doğruladı. Belki de yıllarca masumane bir hikaye olarak dilden dile dolaşan bu efsane benim yüreğimi sızlattığı gibi birçoğumuzun da yüreğinde, aklında ince bir sızı olarak yer etmiştir. Aşık Veysel'in o sefalet yıllarında tomar parası zaten hiç olmamış ki olsaydı bile oğlunun deyimiyle asla kendini aldatıp giden kadınının çarığına para koyacak karakterde bir Adam olamazmış. İşte yıllar boyu süregelen bir yanlış hikayeyi Veysel'in büyük oğlu Ahmet Şatıroğlu bu röportajda dile getirmiş. Ayrıca, karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl yaşadıktan sonra o da hayata gözlerini yummuş.
Röportajı gerçekleştiren küçük kızımız Doğa Eker'e teşekkürler.
Peki nedir bu hikaye diyenler için paylaşıyorum.
                     aşık veyselin yanlış bilinen hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Aşık Veysel’in eşi Esma kadın diğer köylü kadınlarına nispeten güzeldir.Ancak kadın kocasını sevmiyor ve onu, işlere bakması için aldıkları hizmetkarla aldatıyor. Sevgilisiyle her akşam evinin bahçesinde buluşuyorlar. Bu olay yaklaşık 3 yıl sürüyor.
Ve sonunda kaçmaya karar veriyorlar. Sevgilisi yine evin bahçesine geliyor.
Kadınla beraber kaçmaya başlıyorlar.
Ancak köy yerinde ne araba, ne de başka bir taşıma aracı var. Kadınla adam yakalanma korkusuyla töre korkusuyla koşuyorlar, koşuyorlar, koşuyorlar…
Sonunda nefesleri tıkanıyor ve dinlenmek için duruyorlar.
Arkaya baktıklarında kimsenin olmadığını anlayınca iyice rahatlıyorlar.
Kadın sevgilisine kaçmaya başladıklarından beri çarığının altında bir şey olduğunu ve rahatsız ettiğini söylüyor. Çarığını çıkardığında gördüğüne inanamıyor. Bir tomar para. Anlıyor ki parayı kocası (Aşık Veysel) çarığına koymuş.
AŞIK VEYSEL kadının kaçacağını anlayıp yolda çaresiz kalmasınlar diye.
“Bende bu kadının yıllarca emeği var. Yıllarca bana baktı önüme bir
tas çorba getirdi” deyip, ona para bırakıyor!